OKUMA
EYLEMİ
|
Kitap okuma; hava gibi,
su gibi, yemek gibi günlük hayatımızın bir parçası olmadıkça kültürel
gelişmemizi tamamlamamız ve bilgi çağını yakalamamız mümkün değildir.
Ekonomik kalkınmanın temel yatırımı eğitim ise kitaplar da eğitimin temel
aracıdır. Okumayı öğrenenlere neyi, nerede, nasıl okuyacakları gösterilmez,
okunacak yeterli malzeme ve rahat ortamlar sağlanmazsa, kazanılan okuma
becerileri yok olur. Bir ömür boyu sürecek öğrenme kesilirse iyi öğrenmiş
olmak neye yarar. Okunacak bir şeyin yoksa iyi okuma bilmenin ve yüksek
yerlerden diploma almanın ne faydası vardır. Unutmamalıyız ki okulda
öğrendiklerimizi, yeni bilgilerle beslemezsek bir süre sonra başlangıca
döneriz.
Kitap okumak beyini ve bedeni genç tutar. Hayatları boyunca devamlı kitap okuyup bulmaca çözenler, 75–80 yaşlarına gelseler de en karmaşık zihinsel faaliyetleri yapabilirler. Mesela dünyaca ünlü tıp profesörü Gazi Yaşargil 79 yaşında olmasına rağmen en karmaşık beyin ameliyatlarını başarı ile yapabilmektedir. Bunun sırrını soranlara ise;” Bol bol kitap okurum ve bulmaca çözerim” demiştir. Bu bölümde bazı istatistikler vererek, olayı rakamlarla vurgulamak istiyorum; Milli Eğitim Bakanlığının gençler arasında yaptığı araştırmaya göre; son bir ay içinde kitap okuma oranları şöyledir: % 61 hiç kitap okumamıştır, % 13,4 bir kitap okumuştur. Kültür Bakanlığınca yapılan istatistiklere göre ise; *** Bir yılda basılan kitapların çeşidi ülkelere göre şöyledir: ABD 85.121 Japonya 42.217 İngiltere 64.761 Almanya 64.761 Türkiye 6.151 *** Gazete okuyanların nüfusa oranları şöyledir: Japonya % 62 Almanya % 48 Türkiye % 5 *** Türkiye’deki kahvehane ve kütüphane sayılarının kıyaslaması ise şöyledir: Kütüphane sayısı 1412 Kahvehane sayısı 570.000 Buna göre: 49.500 kişiye bir kütüphane düşerken, 122 kişiye bir kahvehane düşmektedir. *** Gallup firmasının yaptığı bir araştırmaya göre bazı ülkelerdeki kitap okuyanların nüfusa oranları şöyledir: Japonya % 14 ABD % 12 Almanya % 11 İngiltere % 11 Türkiye % 0,01 |
|
|
|
|
Bizim kültürümüzde bugünkü
kahvehanelerin adı kıraathanedir. Bu
“kıraathane” adı hala çok yerde kullanılmaktadır. Kıraathane okuma yeri,
kütüphane demektir. Rahatlıkla anlayabiliriz ki bir zamanlar kitap, dergi,
gazete gibi şeylerin okunması ve hoşça vakit geçirmek için yapılan bu yerler
zamanla hiçbir şeyin okunmadığı, sadece okey, pişti vs oynanan, dedikodu
yapılan ve bol miktarda sigara tüketilen, son derece sağlıksız hale
gelmişlerdir.
İnsanoğlunun bilgi edinmek,
eğlenmek ve dinlenmek, hoşça vakit geçirmek, bilgiyi paylaşmak amacıyla icat
ettiği etkinliklerden sinema, tiyatro, televizyon gibi araçların yanında
kitabın yeri asla doldurulamayacaktır. Saydığımız bu etkinliklerin her biri tarih
boyunca zamanın koşularına, teknolojinin gelişmesine göre ödem kazanmış, önemini
azaltmış, zaman zaman yitirmiştir. Ama kitap okumanın önemi de, biçimi de,
önemi de hiç değişmemiştir. Bütün bu etkinlikler içersinde kitap okumanın çok
özgün bir yeri vardır. Bir filmi izlerken oradaki kişileri, mekânları, renkleri
ve olayları, o filmi yapan-yöneten kişinin bakış açısından, onun zevkine göre
algılamak durumundayız. Ama okuduğumuz bir romanda, bir masalda, bir öyküde
geçen mekânları, kişileri ve betimlemeleri tamamen özgürce, kendi zevkimize
göre canlandırırız, onları istediğimiz gibi ve hayal gücümüzün erişebildiği
boyutlarda algılarız.
Bir kitabı okurken istediğimiz yerleri tekrar tekrar okuruz. Altını çizeriz, notlar alırız. İstediğimiz kadar okuruz, istediğimiz zaman okumaya ara verebiliriz… Onun için diyebiliriz ki “okumak özgürlüktür, özgürlüğü yaşamaktır, özgürlüğü sonuna kadar tatmaktır”
Bir kitabı okurken istediğimiz yerleri tekrar tekrar okuruz. Altını çizeriz, notlar alırız. İstediğimiz kadar okuruz, istediğimiz zaman okumaya ara verebiliriz… Onun için diyebiliriz ki “okumak özgürlüktür, özgürlüğü yaşamaktır, özgürlüğü sonuna kadar tatmaktır”
Sağlıklı bir beslenme için
nasıl sağlıklı gıdalar almak gerekirse, sağlıklı bir bilinçlenme için de sağlıklı,
düzeyli, edebi değeri olan kitaplar okumak gerekir. Burada karşımıza, okumak
için doğru kitap seçme de çıkıyor.
Doğru kitapları nasıl
tespit edeceğiz? Bunun için başta Türkçe ve edebiyat öğretmenlerimiz olmak
üzere, kitap okumanın anlamını ve önemini en iyi bilen ve bilmesi gereken
öğretmenlerimizden yararlanabiliriz. Bu konuda sanırım herkesin çok tatlı ve
güzel anıları vardır. Belli bir yaşa gelince bizleri kitaplarla yüzleştiren,
kitap okumamızı sağlayan, bunun için çaba harcayan öğretmenlerimizi minnetle ve
şükranla yâd ederiz.
OKUMANIN
ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Benim yaşımdakilerin ilkokulda okudukları zamanlarda radyo bile yoktu. Günlük gazeteler uzak yerlere iki-üç gün gecikmeyle ulaşırdı.70’li yıllarda televizyon çıktı;ama siyah-beyaz ve tek kanalda günde altı saat yayın yapan bir televizyondu.Sinema oldukça yaygındı.Yazlık ve kışlık,büyük sinemalar vardı.Peş peşe,”devamlı matine” adıyla filmler oynardı.Kentlerde yaşayan insanların sinemaya gitmek gibi bir eğlence alışkanlığı vardı.Daha sonraları renkli televizyon geldi.Televizyon kanalları çoğaldı.Özel radyo ve televizyonlar kuruldu ve yaygınlaştı.Uydu antenleriyle bütün dünya televizyonları nerdeyse her evde izlenir hale geldi.Aynı yıllarda İnternet denen o müthiş teknoloji harikası çıktı ortaya ve sözünü ettiğimiz öteki araçlardan daha hızlı ve daha büyük bir cazibeyle girdi hayatımıza.Bilgiye ulaşmak kolaylaştı ama bilgi o ölçüde de sıradanlaştı.Sanki bilgi biraz da ayağa düştü.Ödev yapmak kolaylaştı.Bizim öğrencilik yılarımızda her dersten her iki dönem için ödev yapılırdı ve yaptığımız ödevlere onca çaba harcamamıza karşın hocalarımıza bir türlü beğendiremez,kolay kolay yüksek not alamazdık.Şimdi öğrencilerimiz ödev konusunu Google’a yazıyor,anında önüne yığınla sayfa açılıyor.Oradan seçiyor,kopyalayıp Word’e yapıştırıyor ve yazıcıdan çıkarıp öğretmenine götürüyor. Fazla bir el emeği, alın teri, göz nuru yok artık. Yani eskiden, mesela onbeş çeşit dersten yıl içinde otuz tane ödev yapıyorduk. Şimdi on beş dersten sadece birinden yılda bir tane ödev yapılıyor. Eskiden yapılan ortalama otuz ödevin her biri bugünkü ödevlere göre birer mezuniyet tezi gibiydi desek abartı sayılmaz.
Benim yaşımdakilerin ilkokulda okudukları zamanlarda radyo bile yoktu. Günlük gazeteler uzak yerlere iki-üç gün gecikmeyle ulaşırdı.70’li yıllarda televizyon çıktı;ama siyah-beyaz ve tek kanalda günde altı saat yayın yapan bir televizyondu.Sinema oldukça yaygındı.Yazlık ve kışlık,büyük sinemalar vardı.Peş peşe,”devamlı matine” adıyla filmler oynardı.Kentlerde yaşayan insanların sinemaya gitmek gibi bir eğlence alışkanlığı vardı.Daha sonraları renkli televizyon geldi.Televizyon kanalları çoğaldı.Özel radyo ve televizyonlar kuruldu ve yaygınlaştı.Uydu antenleriyle bütün dünya televizyonları nerdeyse her evde izlenir hale geldi.Aynı yıllarda İnternet denen o müthiş teknoloji harikası çıktı ortaya ve sözünü ettiğimiz öteki araçlardan daha hızlı ve daha büyük bir cazibeyle girdi hayatımıza.Bilgiye ulaşmak kolaylaştı ama bilgi o ölçüde de sıradanlaştı.Sanki bilgi biraz da ayağa düştü.Ödev yapmak kolaylaştı.Bizim öğrencilik yılarımızda her dersten her iki dönem için ödev yapılırdı ve yaptığımız ödevlere onca çaba harcamamıza karşın hocalarımıza bir türlü beğendiremez,kolay kolay yüksek not alamazdık.Şimdi öğrencilerimiz ödev konusunu Google’a yazıyor,anında önüne yığınla sayfa açılıyor.Oradan seçiyor,kopyalayıp Word’e yapıştırıyor ve yazıcıdan çıkarıp öğretmenine götürüyor. Fazla bir el emeği, alın teri, göz nuru yok artık. Yani eskiden, mesela onbeş çeşit dersten yıl içinde otuz tane ödev yapıyorduk. Şimdi on beş dersten sadece birinden yılda bir tane ödev yapılıyor. Eskiden yapılan ortalama otuz ödevin her biri bugünkü ödevlere göre birer mezuniyet tezi gibiydi desek abartı sayılmaz.
Bu neden böyle
oldu? Çünkü günümüzün gencinin
zaman ayırması gereken şeyler çoğaldı. İnternette saatlerce çet yapacak, onca
insana laf yetiştirecek. Bu laf yetiştirme çabası sözcüklerin bozulmasına,
yarım yamalak yazılmasına, dil kurallarının yok sayılmasına ve zamanla kişinin
dilinin bozulmasına da yol açıyor. Bu da ayrı bir felaket bence. Bunun yanında
onlarca televizyon kanalında her gün izlenen ve izlenme rekorları kıran
dizilere saatler ayrılacak. Bu arada “sinema bu kanalda izlenir” diye reklam
yapan kanallarda ilk kez yayınlanan birbirinden güzel filmler de kaçmaz elbet…
Bunca iş arasında bırakın kitap okumayı, yemek yemeye, uyumaya, gezip
dolaşmaya, birbirinin yüzüne bakmaya zaman kalmıyor.
Biz orta yaşlılar ve
yaşlanmaya yüz tutmuş kuşaklar, yeni kuşakları, neden okumuyorlar” diye
yargılarken, aslında birazcık daha empati (duygudaşlık) yaparak düşündüğümüzde
kendi çocukluğumuza ve gençliğimize özlem duyarak onlara acımadan edemiyoruz.
Günümüzün gençlerinin işi gerçekten zor. Bütün bu engelleri aşarak kitaba
ulaşmayı başaranları ise alkışlamak gerek sanırım.
Yukarda istatistiklerini
verdiğimiz ülkelerde de televizyon kanalları var. İnternet var. Sinema var,
tiyatro var. Hem de bizden önce var ve alası var diyebiliriz. Öyleyse nasıl
oluyor da, bütün bu saydığımız olumsuz koşullara karşın onlar bizden öndeler?
Bu sorunun
yanıtı sanırım şu olmalı: Bu bir
uygarlık sorunu. Bir toplam eğitim düzeyi olayı. Örnek verdiğimiz ülkelerin
bazıları batımızda; ama bazıları da doğumuzda. 2002 Dünya Kupası maçlarında
Türkiye Japonya’yı yendiği zaman Japonlar bizim Milli takımımızı
alkışlamışlardı. Japonya Türkiye’yi yenseydi ve bazı Türkler Japonları
alkışlasalardı sanırım onları vatan haini ilan ederdik!..
Eski bir edebiyat hocam
şöyle demişti:”Bir toplumda tanık olabileceğimiz bütün olaylar ortalama aynı
kaliteyi ortaya koyarlar. Yani bir ülkenin okullarındaki eğitim düzeyi neyse
demokrasisi de, basını da, sineması da, tiyatrosu da, futbolu da, çevre
duyarlığı da aynı olur. Bu birleşik kaplar kuralı gibidir. Yani eğitim düzeyimiz,
kalitemiz neyse çevre duyarlığımız da, kurallara uyma duyarlığımız da, kaçak
elektrik-su kullanmama, kamu malına zarar vermeme, vergi kaçırmama,
başkalarının haklarına saygılı olma, okullarda kuru nota değil bilgiye istekli
oma gibi her şeyimiz o düzeyde olur. Öyleyse diyebiliriz ki bütün bunlar
topyekûn bir eğitim seferberliğiyle olabilir. Eğitim de sadece okullarda
olmuyor. Ailede başlıyor, çevrede gelişiyor ve okulda bütünleniyor,
olgunlaşıyor. Ya da öyle olması gerekiyor. Onun için kitap okumanın eğitimden demokrasiye,
çevre duyarlığından daha ileri düzeyde insanca yaşamaya, hakça paylaşmaya,
aklımıza gelecek her şeye olumlu etkisi yadsınamaz diyebiliriz.
NE OKUYACAĞIZ?
Eskiden her şey daha azdı.
Seçme sorunu belki bu derece yoktu. Günümüz insanının karşı karşıya bulunduğu
en önemli sorun “seçme sorunudur” diyebiliriz. Başta alışveriş olmak üzere her
konuda bir seçim yapmakla karşı karşıyayız. Her şeyin ne kadar iyisini ne kadar
düşük maliyetle elde edersek o kadar karlı çıkarız. Her konuda bilinçli
tüketici olmamız önemli olduğu gibi televizyon izlerken yararlı ve kaliteli
programları izlememiz, müzik dinlerken iyisini seçmemiz, giyim-kuşam alırken
kalitelisini seçmemiz üretimde de kaliteyi teşvik edecek ve her şeye bir kalite
gelecektir. Okuyacağımız kitapları seçmek için de elbette edebi düzeyi olan,
yararlı, diligüzel olan iyi kitapları seçmemiz kaliteli kitapların daha çok
satılmasını, daha çok rağbet görmesini sağlayacak ve genel olarak eğitim düzeyinin
gelişmesine, her yönden gelişmeye doğrudan ya da dolaylı olarak etki edecektir.
KİTAP OKUMADA
GENEL STRATEJİ
Bu konuda kısaca şunu
söyleyebilirim: Batı klasiklerini, doğu klasiklerini, tarihi ve günümüzü
öğrenmeyi amaçlayan genel bir okuma stratejimiz olmalı. Bunlardan biri eksik
olursa entelektüel bir kimlik kazanmak çok zor olur. Öğrencilerimizi kitap
okumaya alıştırırken bu stratejiyi gözetmemiz gerektiğine inanıyorum. Belli bir
yaşta mutlaka masallar okunmalıdır. Masal edebiyatında da batı, doğu ve kendi
tarihimizden örnekler oldukça fazladır. Bu çeşitlerden bol bol okunmalı. Tek
yönlü okumak, tek yönlü beslenmek gibi bir şeylerin eksik kalmasına neden
olacaktır. Her türde eserler okunmalı bence. Daha sonra bazı özel türlere
yönelinebilir. Ama işin başında masal, hikâye, roman, deneme, düşünce,
özellikle şiir okunmalı ve okutulmalı. Sağlıklı bir kitap okuma eylemine
rehberlik edebilmek için anne, baba ve öğretmenlerin öncelikle kendilerinin iyi
bir okuyucu olmaları gerekmektedir. “Tatmayan bilmez” denilmiştir. Masal,
hikâye, roman, şiir, deneme okumanın hazzını, keyfini ve engin güzelliklerini
tatmış, yaşamış ve yaşamakta olan rehberler bu özelliklerini yeni kuşaklara
aktaracaklardır.
Çocukların
ya da gençlerin, okuyacakları kitapları kendilerinin seçmeleri, kendilerinin
ilgi duymaları ve almaları bence çok önemlidir. Biz onlara genel anlamda nelere
dikkat etmeleri gerektiği, kitap seçiminde neleri öncelemeleri gerektiği
konusunda rehberlik yapmalıyız, onların ilgilerini kamçılamalı, meraklarını
artırmalıyız. Onları kitaplarla yüzleşecekleri, kitap fuarları, kitap
sergileri, kütüphaneler haftası etkinlikleri, imza günleri gibi ortamlara
götürmeliyiz. Ama asla,”ileride çocuklarım okur” diye kitap almamalıyız. Sözlük,
ansiklopedi, imla kılavuzu, dilbilgisi, biyografi kitapları, atasözleri ve
deyimler sözlüğü gibi kaynak eserler elbette alınabilir.
Kitap okumanın önemi,
kitap okumanın önündeki engeller, kitap seçimi, okuma stratejisi gibi konularda
elbette söylenecek çok şey vardır. Ama uzun sözün kısası, çok az okuyan bir
milletiz. Kitap okuma, kitap okumanın yaygınlaştırılması, kitapların
sevdirilmesi, kitap okuma tutkusunun aşılanması konularında hepimiz bir şeyler
yapmamız gerekmektedir. Okumayan, eğitim düzeyi gelişmeyen bir toplumda ne yapılsa
boşa gidecektir. Her konuda güzelliklerin yaratıcısı, güzelliklerin yapıcısı,
daha iyi bir gelecek, daha güzel günler için hepimiz okumaya sarılmalıyız.
Kitap okuma, kitaplara ulaşma konusunda hepimize düşen görevler vardır.
Unutmayalım ki Yüce Rabbimizin sevgili Peygamberimiz (sav) aracılığıyla bize
gönderdiği rehber de bir kitaptır ve kitapların anasıdır. O kitap ise “yaradan
Rabbinin adıyla oku” ayetiyle
başlar.(Alak suresi, ilk 5 ayet)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder