27 Nisan 2014 Pazar


OKUMA EYLEMİ

 

Kitap okuma; hava gibi, su gibi, yemek gibi günlük hayatımızın bir parçası olmadıkça kültürel gelişmemizi tamamlamamız ve bilgi çağını yakalamamız mümkün değildir. Ekonomik kalkınmanın temel yatırımı eğitim ise kitaplar da eğitimin temel aracıdır. Okumayı öğrenenlere neyi, nerede, nasıl okuyacakları gösterilmez, okunacak yeterli malzeme ve rahat ortamlar sağlanmazsa, kazanılan okuma becerileri yok olur. Bir ömür boyu sürecek öğrenme kesilirse iyi öğrenmiş olmak neye yarar. Okunacak bir şeyin yoksa iyi okuma bilmenin ve yüksek yerlerden diploma almanın ne faydası vardır. Unutmamalıyız ki okulda öğrendiklerimizi, yeni bilgilerle beslemezsek bir süre sonra başlangıca döneriz.

Kitap okumak beyini ve bedeni genç tutar. Hayatları boyunca devamlı kitap okuyup bulmaca çözenler, 75–80 yaşlarına gelseler de en karmaşık zihinsel faaliyetleri yapabilirler. Mesela dünyaca ünlü tıp profesörü Gazi Yaşargil 79 yaşında olmasına rağmen en karmaşık beyin ameliyatlarını başarı ile yapabilmektedir. Bunun sırrını soranlara ise;” Bol bol kitap okurum ve bulmaca çözerim” demiştir.
Bu bölümde bazı istatistikler vererek, olayı rakamlarla vurgulamak istiyorum; Milli Eğitim Bakanlığının gençler arasında yaptığı araştırmaya göre; son bir ay içinde kitap okuma oranları şöyledir: % 61 hiç kitap okumamıştır, % 13,4 bir kitap okumuştur. Kültür Bakanlığınca yapılan istatistiklere göre ise;
***
Bir yılda basılan kitapların çeşidi ülkelere göre şöyledir:
ABD 85.121
Japonya 42.217
İngiltere 64.761
Almanya 64.761

Türkiye 6.151
***
Gazete okuyanların nüfusa oranları şöyledir:
Japonya % 62
Almanya % 48
Türkiye % 5
***
Türkiye’deki kahvehane ve kütüphane sayılarının kıyaslaması ise şöyledir:
Kütüphane sayısı 1412
Kahvehane sayısı 570.000
Buna göre: 49.500 kişiye bir kütüphane düşerken, 122 kişiye bir kahvehane düşmektedir.
***
Gallup firmasının yaptığı bir araştırmaya göre bazı ülkelerdeki kitap okuyanların nüfusa oranları şöyledir:
Japonya % 14
ABD % 12
Almanya % 11
İngiltere % 11
Türkiye % 0,01
 
 

 

Bizim kültürümüzde bugünkü kahvehanelerin adı kıraathanedir. Bu “kıraathane” adı hala çok yerde kullanılmaktadır. Kıraathane okuma yeri, kütüphane demektir. Rahatlıkla anlayabiliriz ki bir zamanlar kitap, dergi, gazete gibi şeylerin okunması ve hoşça vakit geçirmek için yapılan bu yerler zamanla hiçbir şeyin okunmadığı, sadece okey, pişti vs oynanan, dedikodu yapılan ve bol miktarda sigara tüketilen, son derece sağlıksız hale gelmişlerdir.

İnsanoğlunun bilgi edinmek, eğlenmek ve dinlenmek, hoşça vakit geçirmek, bilgiyi paylaşmak amacıyla icat ettiği etkinliklerden sinema, tiyatro, televizyon gibi araçların yanında kitabın yeri asla doldurulamayacaktır. Saydığımız bu etkinliklerin her biri tarih boyunca zamanın koşularına, teknolojinin gelişmesine göre ödem kazanmış, önemini azaltmış, zaman zaman yitirmiştir. Ama kitap okumanın önemi de, biçimi de, önemi de hiç değişmemiştir. Bütün bu etkinlikler içersinde kitap okumanın çok özgün bir yeri vardır. Bir filmi izlerken oradaki kişileri, mekânları, renkleri ve olayları, o filmi yapan-yöneten kişinin bakış açısından, onun zevkine göre algılamak durumundayız. Ama okuduğumuz bir romanda, bir masalda, bir öyküde geçen mekânları, kişileri ve betimlemeleri tamamen özgürce, kendi zevkimize göre canlandırırız, onları istediğimiz gibi ve hayal gücümüzün erişebildiği boyutlarda algılarız.
Bir kitabı okurken istediğimiz yerleri tekrar tekrar okuruz. Altını çizeriz, notlar alırız. İstediğimiz kadar okuruz, istediğimiz zaman okumaya ara verebiliriz… Onun için diyebiliriz ki “okumak özgürlüktür, özgürlüğü yaşamaktır, özgürlüğü sonuna kadar tatmaktır”

Sağlıklı bir beslenme için nasıl sağlıklı gıdalar almak gerekirse, sağlıklı bir bilinçlenme için de sağlıklı, düzeyli, edebi değeri olan kitaplar okumak gerekir. Burada karşımıza, okumak için doğru kitap seçme de çıkıyor.

Doğru kitapları nasıl tespit edeceğiz? Bunun için başta Türkçe ve edebiyat öğretmenlerimiz olmak üzere, kitap okumanın anlamını ve önemini en iyi bilen ve bilmesi gereken öğretmenlerimizden yararlanabiliriz. Bu konuda sanırım herkesin çok tatlı ve güzel anıları vardır. Belli bir yaşa gelince bizleri kitaplarla yüzleştiren, kitap okumamızı sağlayan, bunun için çaba harcayan öğretmenlerimizi minnetle ve şükranla yâd ederiz.

OKUMANIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Benim yaşımdakilerin ilkokulda okudukları zamanlarda radyo bile yoktu. Günlük gazeteler uzak yerlere iki-üç gün gecikmeyle ulaşırdı.70’li yıllarda televizyon çıktı;ama siyah-beyaz ve tek kanalda günde altı saat yayın yapan bir televizyondu.Sinema oldukça yaygındı.Yazlık ve kışlık,büyük sinemalar vardı.Peş peşe,”devamlı matine” adıyla filmler oynardı.Kentlerde yaşayan insanların sinemaya gitmek gibi bir eğlence alışkanlığı vardı.Daha sonraları renkli televizyon geldi.Televizyon kanalları çoğaldı.Özel radyo ve televizyonlar kuruldu ve yaygınlaştı.Uydu antenleriyle bütün dünya televizyonları nerdeyse her evde izlenir hale geldi.Aynı yıllarda İnternet denen o müthiş teknoloji harikası çıktı ortaya ve sözünü ettiğimiz öteki araçlardan daha hızlı ve daha büyük bir cazibeyle girdi hayatımıza.Bilgiye ulaşmak kolaylaştı ama bilgi o ölçüde de sıradanlaştı.Sanki bilgi biraz da ayağa düştü.Ödev yapmak kolaylaştı.Bizim öğrencilik yılarımızda her dersten her iki dönem için ödev yapılırdı ve yaptığımız ödevlere onca çaba harcamamıza karşın hocalarımıza bir türlü beğendiremez,kolay kolay yüksek not alamazdık.Şimdi öğrencilerimiz ödev konusunu Google’a yazıyor,anında önüne yığınla sayfa açılıyor.Oradan seçiyor,kopyalayıp Word’e yapıştırıyor ve yazıcıdan çıkarıp öğretmenine götürüyor. Fazla bir el emeği, alın teri, göz nuru yok artık. Yani eskiden, mesela onbeş çeşit dersten yıl içinde otuz tane ödev yapıyorduk. Şimdi on beş dersten sadece birinden yılda bir tane ödev yapılıyor. Eskiden yapılan ortalama otuz ödevin her biri bugünkü ödevlere göre birer mezuniyet tezi gibiydi desek abartı sayılmaz.

Bu neden böyle oldu? Çünkü günümüzün gencinin zaman ayırması gereken şeyler çoğaldı. İnternette saatlerce çet yapacak, onca insana laf yetiştirecek. Bu laf yetiştirme çabası sözcüklerin bozulmasına, yarım yamalak yazılmasına, dil kurallarının yok sayılmasına ve zamanla kişinin dilinin bozulmasına da yol açıyor. Bu da ayrı bir felaket bence. Bunun yanında onlarca televizyon kanalında her gün izlenen ve izlenme rekorları kıran dizilere saatler ayrılacak. Bu arada “sinema bu kanalda izlenir” diye reklam yapan kanallarda ilk kez yayınlanan birbirinden güzel filmler de kaçmaz elbet… Bunca iş arasında bırakın kitap okumayı, yemek yemeye, uyumaya, gezip dolaşmaya, birbirinin yüzüne bakmaya zaman kalmıyor.

Biz orta yaşlılar ve yaşlanmaya yüz tutmuş kuşaklar, yeni kuşakları, neden okumuyorlar” diye yargılarken, aslında birazcık daha empati (duygudaşlık) yaparak düşündüğümüzde kendi çocukluğumuza ve gençliğimize özlem duyarak onlara acımadan edemiyoruz. Günümüzün gençlerinin işi gerçekten zor. Bütün bu engelleri aşarak kitaba ulaşmayı başaranları ise alkışlamak gerek sanırım.

Yukarda istatistiklerini verdiğimiz ülkelerde de televizyon kanalları var. İnternet var. Sinema var, tiyatro var. Hem de bizden önce var ve alası var diyebiliriz. Öyleyse nasıl oluyor da, bütün bu saydığımız olumsuz koşullara karşın onlar bizden öndeler?

Bu sorunun yanıtı sanırım şu olmalı: Bu bir uygarlık sorunu. Bir toplam eğitim düzeyi olayı. Örnek verdiğimiz ülkelerin bazıları batımızda; ama bazıları da doğumuzda. 2002 Dünya Kupası maçlarında Türkiye Japonya’yı yendiği zaman Japonlar bizim Milli takımımızı alkışlamışlardı. Japonya Türkiye’yi yenseydi ve bazı Türkler Japonları alkışlasalardı sanırım onları vatan haini ilan ederdik!.. 

Eski bir edebiyat hocam şöyle demişti:”Bir toplumda tanık olabileceğimiz bütün olaylar ortalama aynı kaliteyi ortaya koyarlar. Yani bir ülkenin okullarındaki eğitim düzeyi neyse demokrasisi de, basını da, sineması da, tiyatrosu da, futbolu da, çevre duyarlığı da aynı olur. Bu birleşik kaplar kuralı gibidir. Yani eğitim düzeyimiz, kalitemiz neyse çevre duyarlığımız da, kurallara uyma duyarlığımız da, kaçak elektrik-su kullanmama, kamu malına zarar vermeme, vergi kaçırmama, başkalarının haklarına saygılı olma, okullarda kuru nota değil bilgiye istekli oma gibi her şeyimiz o düzeyde olur. Öyleyse diyebiliriz ki bütün bunlar topyekûn bir eğitim seferberliğiyle olabilir. Eğitim de sadece okullarda olmuyor. Ailede başlıyor, çevrede gelişiyor ve okulda bütünleniyor, olgunlaşıyor. Ya da öyle olması gerekiyor. Onun için kitap okumanın eğitimden demokrasiye, çevre duyarlığından daha ileri düzeyde insanca yaşamaya, hakça paylaşmaya, aklımıza gelecek her şeye olumlu etkisi yadsınamaz diyebiliriz.

NE OKUYACAĞIZ?

Eskiden her şey daha azdı. Seçme sorunu belki bu derece yoktu. Günümüz insanının karşı karşıya bulunduğu en önemli sorun “seçme sorunudur” diyebiliriz. Başta alışveriş olmak üzere her konuda bir seçim yapmakla karşı karşıyayız. Her şeyin ne kadar iyisini ne kadar düşük maliyetle elde edersek o kadar karlı çıkarız. Her konuda bilinçli tüketici olmamız önemli olduğu gibi televizyon izlerken yararlı ve kaliteli programları izlememiz, müzik dinlerken iyisini seçmemiz, giyim-kuşam alırken kalitelisini seçmemiz üretimde de kaliteyi teşvik edecek ve her şeye bir kalite gelecektir. Okuyacağımız kitapları seçmek için de elbette edebi düzeyi olan, yararlı, diligüzel olan iyi kitapları seçmemiz kaliteli kitapların daha çok satılmasını, daha çok rağbet görmesini sağlayacak ve genel olarak eğitim düzeyinin gelişmesine, her yönden gelişmeye doğrudan ya da dolaylı olarak etki edecektir.

 

KİTAP OKUMADA GENEL STRATEJİ

Bu konuda kısaca şunu söyleyebilirim: Batı klasiklerini, doğu klasiklerini, tarihi ve günümüzü öğrenmeyi amaçlayan genel bir okuma stratejimiz olmalı. Bunlardan biri eksik olursa entelektüel bir kimlik kazanmak çok zor olur. Öğrencilerimizi kitap okumaya alıştırırken bu stratejiyi gözetmemiz gerektiğine inanıyorum. Belli bir yaşta mutlaka masallar okunmalıdır. Masal edebiyatında da batı, doğu ve kendi tarihimizden örnekler oldukça fazladır. Bu çeşitlerden bol bol okunmalı. Tek yönlü okumak, tek yönlü beslenmek gibi bir şeylerin eksik kalmasına neden olacaktır. Her türde eserler okunmalı bence. Daha sonra bazı özel türlere yönelinebilir. Ama işin başında masal, hikâye, roman, deneme, düşünce, özellikle şiir okunmalı ve okutulmalı. Sağlıklı bir kitap okuma eylemine rehberlik edebilmek için anne, baba ve öğretmenlerin öncelikle kendilerinin iyi bir okuyucu olmaları gerekmektedir. “Tatmayan bilmez” denilmiştir. Masal, hikâye, roman, şiir, deneme okumanın hazzını, keyfini ve engin güzelliklerini tatmış, yaşamış ve yaşamakta olan rehberler bu özelliklerini yeni kuşaklara aktaracaklardır.

Çocukların ya da gençlerin, okuyacakları kitapları kendilerinin seçmeleri, kendilerinin ilgi duymaları ve almaları bence çok önemlidir. Biz onlara genel anlamda nelere dikkat etmeleri gerektiği, kitap seçiminde neleri öncelemeleri gerektiği konusunda rehberlik yapmalıyız, onların ilgilerini kamçılamalı, meraklarını artırmalıyız. Onları kitaplarla yüzleşecekleri, kitap fuarları, kitap sergileri, kütüphaneler haftası etkinlikleri, imza günleri gibi ortamlara götürmeliyiz. Ama asla,”ileride çocuklarım okur” diye kitap almamalıyız. Sözlük, ansiklopedi, imla kılavuzu, dilbilgisi, biyografi kitapları, atasözleri ve deyimler sözlüğü gibi kaynak eserler elbette alınabilir.
 

 

Kitap okumanın önemi, kitap okumanın önündeki engeller, kitap seçimi, okuma stratejisi gibi konularda elbette söylenecek çok şey vardır. Ama uzun sözün kısası, çok az okuyan bir milletiz. Kitap okuma, kitap okumanın yaygınlaştırılması, kitapların sevdirilmesi, kitap okuma tutkusunun aşılanması konularında hepimiz bir şeyler yapmamız gerekmektedir. Okumayan, eğitim düzeyi gelişmeyen bir toplumda ne yapılsa boşa gidecektir. Her konuda güzelliklerin yaratıcısı, güzelliklerin yapıcısı, daha iyi bir gelecek, daha güzel günler için hepimiz okumaya sarılmalıyız. Kitap okuma, kitaplara ulaşma konusunda hepimize düşen görevler vardır. Unutmayalım ki Yüce Rabbimizin sevgili Peygamberimiz (sav) aracılığıyla bize gönderdiği rehber de bir kitaptır ve kitapların anasıdır. O kitap ise “yaradan Rabbinin adıyla oku”  ayetiyle başlar.(Alak suresi, ilk 5 ayet)

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder