28 Nisan 2014 Pazartesi


İSTANBUL’U DÜŞÜNMEK, YAŞAMAK DÜŞLERDE ŞİMDİ/1
 


      Bana sorsalar ki hayatının geri kalan kısmında nerede yaşamak isterdin? Hiç düşünmeden “İstanbul” derdim. İstanbul’da neresi diye sorulsa, bu kez sanırım “Sarıyer” ya da “Kuzguncuk” derdim. Sanki Kuzguncuk İstanbul olma vasfını korumuş, korumakta da direnmiş bir köşesi İstanbul'un. Demografik yapısıyla, otantik mimarisiyle, Üsküdar(Zügüdar)'a,Kız kulesi’ne, Beylerbeyi’ne, Çengelköy’e yakınlığıyla, Boğaziçi sahiline, Fethipaşa Korusu'na yakınlığıyla, İstanbul’un her yerine oradan çok kolay ulaşılabilirliğiyle çok güzel bir yer. Alaturka TV dizisi "Ekmek Teknesi" de,daha bir çok TV dizisi de orada çekiliyor!.. Boşuna değil herhalde. Orada yaşamayı gerçekten isterdim... Namazlara oradan Üsküdar'a yürüyerek gitmeyi. Bazı vakitler oradan motora atlayıp bir vakti de Sinanpaşa’da kılıp orada caddeye nazır kahvede nargile muhabbeti yapmayı... Bazen Boğaziçi Vapurlarına binip güvertede çayımı yudumlayarak Boğaz'ın bir o yakasına, bir bu yakasına dolaşarak taa Sarıyer'e varmayı. Orada Eski Cami'de ikindi ya da akşam namazını kılarak, sahillerinde, Sular Caddesinde, Mehmet Akif Parkı'nda dolaşmayı. Ve bu dolaşmaları kafa dengi bir iki dostumla birlikte yapmayı… Hayatımın en genç yıllarını geçirdiğim bu semtten birçok tanıdık yüzlerle karşılaşacağımdan eminim sahilde yürürken. Yazı bir başka, kışı bir başka. İlkbaharı başka güzel, sonbaharı başka. Belgrat Ormanları, Hünkâr Tepesi, Neşet Suyu, Kirazlıbendi...
   İstanbul ah!.. Bir gün Çağaloğlu’na, bir başka gün Yahya Efendi Dergâhı’na gitsem. Bir gün Yıldız Parkı’nda, bir başka gün Emirgan Parkı'nda dolaşsam. Yaz akşamları Tarabya’da ağaçların altında oturup sermaye dökünüp felekten bir gece  daha çalmanın mutluluğuyla tepinen insanları seyretsem ibretle.
   Zeyrek’teki lojmanlarda oturan birisi salonunun penceresinden geceleri ışıklandırılmış haliyle bir tablo gibi görünen muhteşem Süleymaniye Camii’nin seyrine doymuş mudur? Oturduğu ikametgâhtan bir vakit Fatih Camii’ne, bir vakit Şehzadebaşı’na, bir vakit Süleymaniye’ye yürüyebilmenin; bir akşam Reşat Nuri Güntekin’de bir oyun izlemenin ve yaya olarak evine dönebilmenin ayrıcalığının farkında mıdır? Ufacık bir çaba ve fedakârlıkla İstiklal Caddesi’ne varabilir, Tarık Zafer Tunaya’da, Muammer Karaca’da, sinemalarda ne var ne yok öğrenebilir, Taksim’e çıkıp AKM’ de, Atatürk Kitaplığı’nda, CRR’ de neler olup bittiğini izleyebilir, oralarda karşılaştığı dostlarla ayaküstü sohbetlerle “bu şehirde ben de varım” diyebilir.
     İstanbul ahhh!... Bir gün pılımı pırtımı toplayıp gelirsem şaşırma!..
   "ben yürürüm yane yane/aşk boyadı beni kane/ne akılem ne divane/gel gör beni aşk neyledi/derde giriftar eyledi..."
   İstanbul'a aşık olmak nasıl bir duygu? Bunu sanırım en iyi Nedim bilir, Orhan Veli bilir, Yahya Kemal bilir, Necip Fazıl bilir… Bunu en iyi İstanbul’dan ayrı düşenler bilir… Bu hangi tür bir aşka giriyor? Yoksa Beşir Ayvazoğlu'ya mı sorsam? Onun "Aşk Estetiği"ni okumuştum bundan yirmi yıldan fazla bir süre önce. Sanki o bu sorunun cevabını verebilir gibi geliyor bana. Mustafa Kutlu da bir TV programı ve benzer çalışmalar yapmıştı da, İstanbul’un neresinde ne var ne yok araştırmıştı. Belki o da bilebilir bu sorunun cevabını. Mustafa Miyasoğlu’nun Kaybolmuş Günler'i de İstanbul'un ara sokaklarında kaybolmuştu hatırladığım kadarıyla. Güzel Ölüm de, Bir Aşk Serüveni de oralarda bir tür arayışları içeriyordu. Sonra Yollar Ve İzler'le düşmüştü yazar taşra yollarına ya, neden? Yoksa orada aradığını bulamadı da mı o uzun ince yollara revan oldu?
   İstanbul’u anlatmayan romancı, İstanbul’u seslendirmeyen bestekâr, İstanbul’u çizmeyen ressam yoktur sanırım. Onu konu alan eserler onunla değer bulur, ona bir şey katmış olmaz aslında.
   Eyüp Sultan’da bir adamla karşılaşmıştım. Otuz yıldır İstanbul’da yaşadığını; ama Eyüp Sultan’a ilk kez geldiğini söylüyordu. “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler” denmiştir ya, boşuna söylenmemiştir. Yüz binlerle ifade edilebilecek insanlar yaşar İstanbul’da; ama bir yaşam mücadelesi içersinde geçer ömürleri. Ne Belgrat Ormanları’nda bir piknik yapmışlardır, ne bu şehrin sinemalarını, tiyatrolarını, konserlerini bilirler, ne neresinde hangi lokantaları, nargile bahçeleri, çay bahçeleri olduğunu bilirler. Ne Kavak’ı, ne Fener’i, ne Garipçe’yi bilirler, ne Kilyos’u, Gümüşdere’yi, Uskumru’yu, Kısırkaya’yı, Kemerburgaz’ı bilirler. İstanbul’un en leziz su kaynakları Neşet Suyu’nu da, Çırçır Suyu’nu da bilmezler. Sabahları Sarıyer’den Eminönü’ne Boğaz’ın iki yakası arasında zikzaklar çizerek seyreden şehir hatları vapurunda simitle çayın, Çamlıca’da İstanbul siluetinde batan güneşin,geç vakitler Karagümrük’te işkembe çorbasının,Vefa’da Bozanın,Eminönü ve Karaköy kıyılarında ekmek arası balığın tadını da bilmez çokları.
   Boğaziçi’nde vapurla ya da sahil yollarında otobüsle seyrederken boğazın iki yakasına yerleşmiş yalılar, konaklar, villalar insana oldukça karmaşık duygular yaşatır. Buralarda yaşanmış nice hayatlar akar hayal ufuklarında insanın. Bunca zenginlik ve bunca yoksulluk hep iç içe, kucak kucağa yaşanmıştır yüzyıllarca. Eyüp Sultan’da ve öteki selâtin camilerinin avlularındaki mezar taşlarına bile yansımıştır bu ayrıcalıklı hayatlar.  İşte, hepsi o kadar…  Yaşanmış en şaşaalı hayatlar, zevkler de, yoksulluklar ve acılı hayatlar da sonunda uçsuz bucaksız kabristanlıklarda asude, sessiz, sakin yatmaktalar şimdi. Rainalarda,Lailalarda, Tarabya,Kumkapı,Beyoğlu tavernalarında,pavyonlarında,bitirim hanelerde yaşanan hayatlara ne kadar tanığız ki?  Daha bilmediğimiz nice hayatlar vardır bu koca metropolde. Kilitlenen ve santim santim ilerleyen trafiği, işportacıların istila ettiği cadde ve sokakları, hırsızları, ayyaşları, sapıkları ve manyakları, badigardları ve magandaları, kapkaççıları ve yankesicileri insanı sürekli tedirgin eder.  Ondan ayrı kalan onu ne kadar özlese de, onda olan da ondan kaçmak, kurtulmak ister. Benim gibi kalabalıklardan hoşlanmıyorsanız ne Abdi İpekçi’de Eurovision izleyebilirsiniz, ne İnönü’de kurtuluş festivali, ne Taksim’de bir mitinge katılabilirsiniz. Ne bir maça gidebilirsiniz, ne de Avrasya Koşusu’na katılabilirsiniz. Oturur, TV’den izlersiniz. Bu da yurdun her yerinde mümkün olabilen bir şey.
   Galiba İstanbul’u özlemek, İstanbul’u düşünmek onda yaşamaktan daha güzel. “Vuslat aşkı öldürür” denir ya, eğer öyle ise en güzeli İstanbul’dan ayrı kalmak ve hep onu özlemek.
 


 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder