GÖZLERİMİ YUMUP BAKIVERDİM GEÇEN YILLARA
“ Şimdi bana
kaybolan yıllarımı verseler
Şimdi bana yeniden bir ömür vaat etseler…”
Şimdi bana yeniden bir ömür vaat etseler…”
İMAM HATİP YILLARI
Yetmişli yıllara kısaca göz atacak olursak,71 muhtırasından
sonra yeniden demokrasiye dönme çabaları, koalisyon hükümetleri, Kıbrıs harekâtı,
kuyruklar, yokluklar, anarşi ve terörün kol gezdiği yıllar, kirli duvarlar,
çirkin yazılar gibi öne çıkan manzaralar geliyor aklıma.
1974 yılında İzmit İmam-Hatip Lisesi’ni devlet yatılı olarak kazandığım halde bu okula duyulan düşmanlık nedeniyle sınav sonucunu öğrenememiştim. Mehmet Akif Yazar dostumun, babası muhterem hocamız Halit Yazar hocamızın yönlendirmesiyle gündüzlü olarak kaydolmaya başvurduğumda öğrenmiştim okulu devlet yatılı olarak kazandığımı.1971’de kapatılan imam hatip liselerinin orta kısımları 1974’te yeniden açılmıştı; ama biz ortaokulu normal okulda bitirmiştik ve imam hatip lisesine kayıt yaptırmıştık.
1974 yılında İzmit İmam-Hatip Lisesi’ni devlet yatılı olarak kazandığım halde bu okula duyulan düşmanlık nedeniyle sınav sonucunu öğrenememiştim. Mehmet Akif Yazar dostumun, babası muhterem hocamız Halit Yazar hocamızın yönlendirmesiyle gündüzlü olarak kaydolmaya başvurduğumda öğrenmiştim okulu devlet yatılı olarak kazandığımı.1971’de kapatılan imam hatip liselerinin orta kısımları 1974’te yeniden açılmıştı; ama biz ortaokulu normal okulda bitirmiştik ve imam hatip lisesine kayıt yaptırmıştık.
O yıllarda ÖSS sınavları her ilde yapılmıyordu. Sınavlara
hazırlanmak için dershaneler de henüz yoktu. Televizyon henüz yaygın değildi.
Tek kanal siyah-beyaz TRT televizyonu günün belli saatlerinde yayın yapıyordu.
Kaçak, Şahin Tepesi, Bonanza gibi birkaç tane dizi vardı. Çizgi film henüz
bilinmiyordu. Televizyon olan evlerde hayat İstiklal Marşı ile başlıyor,
Anıtkabir’de İstiklal Marşı’yla göndere bayrak çekilerek sona eriyordu.
Ardından da “Televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız” uyarı yazısı çıkardı.
Yazın inşaatlarda, tuğla ocaklarında, harman makinelerinde
çalışarak harçlık biriktirir, okul zamanı ihtiyaçlarımızı karşılardık.
YÜKSEK İSLAM ENSTİTÜSÜ YILLARINA GEÇİŞ
1978 Yılının haziran dönemi bir cuma günü bir arkadaşımla Adapazarı’nda
gireceğimiz ÖSS sınavına yetişebilmek için bir gün önceden şehre gelmiş, ucuz
bir otelde kalmıştık. Sabahleyin Adapazarı banliyö trenine bindik ve sınava gittik.
Sınavdan sonra bir camiye gitmiş ve cuma namazı kılmıştık. Güneşli bir gündü ve
cemaat camiye sığmadığı için dışarıda kılmıştık.
Sınavdan iyi bir sonuç gelmemişti. Dört yıllık bir fakülteye
girmek bir yana, hiçbir yeri kazanamamıştık. Aldığımız puanla YİE mülakat
sınavlarına katılma hakkımız olduğunu öğrendik. Puanımız İstanbul’a yetmiyordu
sanırım ve biz Bursa YİE mülakat sınavlarına başvurmuştuk. On beş gün kadar
önceden Bursa’ya gittik, bir evde öğrenci arkadaşlarla kalarak sınavlara
hazırlandık.
Sınavda esas olan Kur’an-ı Kerim ve Arapça derslerinden de
durumumuz hiç iyi değildi. İmam Hatip liselerinin orta kısmını okumuş olanlar
daha şanslı görünüyordu; ama şansımızı denemeye karar vermiştik.
Mülakat sınavlarına girdik. Sınavım hiç de iyi geçmemişti.
Hiç ümidim yoktu. İmam hatip lisesinde üçüncü sınıfı bitirdiğim yaz, devlet
yatılılıktan ayrılarak köyde bir bakkal dükkânı açmıştım. Amacım maddi durumu
iyi olmayan ailem için bir şeyler yapmaktı. Artık hayatımı ticaretle kazanmaya
karar vermiştim.
Bir gün bakkala mal alma telaşındayken, şimdi Bursa Uludağ
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan on bir yıllık sınıf
arkadaşım Salih Pay yanıma geldi ve bana “Hayri, ben sınavı kazandım” dedi. Ben
de; “hayırlı olsun” dedim ve malları arabaya yüklemeye devam ediyordum. Bana
“Yahu gazeteye baksana. Kazananların listesi yayımlanmış. Belki sen de
kazanmışsındır” dedi; ama gerçekten hiç ümidim olmadığı için listeye bakmaya
bile gerek görmemiştim. Arkadaşımın ısrarı üzerine gazeteyi elime aldım ve tek
tek bakmaya başladım. Yüz yirmi öğrenci alacaktı Bursa YİE. Tam yüz on yedinci
öğrenciye gelince orda adımın yazılı olduğunu gördüm.
Sınavı ben de kazanmıştım. Sevincimizi anlatmam mümkün
değil!
Daha sonra gittik, kesin kaydımızı yaptırdık.
Bursa Yüksek İslam Enstitüsü, şimdi Bursa Anadolu İmam Hatip
Lisesi’nin bulunduğu İpekçilik semtinde bulunuyordu. Setbaşı Köprüsü’nü geçip
Teleferik istikametine giden yola dönünce sağa dönülüp hatırı sayılır dik bir
bayırdan çıkılıyordu Daha sonra yıllarca yaya olarak çıkıp indiğimiz bu bayırı
merakla ve heyecanla tırmanarak okulun ana girişine varmıştık.. Köşkün ana
girişinden girince dik bir merdiven vardı. Sağı solu ağaçlarla, vaktiyle hayli
gösterişli bir mekânın göstergesi bakımlı çiçek tarhlarıyla süslü bu
merdivenden çıkarken “burada tam dört yıl nasıl geçecek” diye düşünmüştüm.
Yıllar öyle çabuk geçti ki hiç farkında olamadık.
Yıllar öyle çabuk geçti ki hiç farkında olamadık.
Burası eski bir
köşktü. İçerisinde Fransızların yaptırdığını söyledikleri İpekçilik Enstitüsü
vardı. Üç katlı ahşap bir köşk ve onun yanında yeni yapılmış betonarme iki
katlı binalar. Bir kademe daha merdiven çıkılarak ikinci blok eski binalara
ulaşılıyordu. Orada daha çok son sınıf ağabeylerimiz okuyorlardı. Sınıflar
sobalarla ısıtılıyordu. Bu sefil sınıflarda geleceğin nice şahsiyetleri öğrenim
görüyorlardı. Mustafa Baş (daha sonra milletvekili oldu), Faruk Çelik ( şimdiki
Çalışma Bakanı), akademisyenler, müftüler, işadamları Binaların arasında daha
sonra en güzel vakitlerimizi geçirdiğimiz öğrenci kantini bulunuyordu.
Sınıflardaki düzen imam hatip lisesine hiç benzemiyordu.
Kenarlarında yazı yazmaya, not tutmaya yarayan kenarlıkları bulunan
sandalyelerde oturuyorduk. Her yaştan öğrenciler vardı. Yaşlı insanlar,
sakallı, bıyıklı, uzun saçlı, kısa saçlı, kel kafalı… Her yaştan.
HOCALARIMIZLA İLGİLİ
Hocaların bazıları daha önce kitaplarını gördüğümüz,
adlarını duyduğumuz meşhur hocalardı. Adlarını hiç duymadıklarımız da vardı
elbette. Daha sonra YÖK üyesi olup, 2009’da emekli olan Prof. Dr. Halis
Ayhan Enstitü müdürüydü. Derslerimize de geliyordu. Bir gün arkadaşım
Nurettin Zaim’le, Kredi Ve Yurtlar Kurumu’ndan almaya hak kazandığımız öğrenim
kredilerimizi birleştirerek satın aldığımız el arabamızla Yeşil Cami’in duvarı
dibinde kestane kebap satarken bizi görmüştü de, adeta gözlerinin içi biraz
acıyarak, biraz gururlanarak bize “Çocuklar. Ne yapıyorsunuz böyle? Bu bir
sanat… Aferin size…” demişti. Belli ki o da bizim gibi zor koşullarda okumuş,
hoca olmuştu. Bizim halimizi en iyi anlayacaklardandı anlayacağınız. Yüz gram
da kestane almıştı.
Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz o zamanlar yakasız ceket giyiyordu. Daha sonraki yıllar özel derslerine de katılmıştım. el-Hidaye okutuyordu. Onun adını sanırım ağabeyi A.Fikri Yavuz’dan biliyorduk. Ayrıca hemşerimizdi. Babası da Trabzon’un Çaykara ilçesinde tanınmış eski hocalardan Hasan Rahmi Yavuz idi. Kardeşleri de başka yerlerde hoca olan sevgili hocamızdan çok şey öğrendiğimize inanıyorum. Derslerine kararlılıkla devam eden arkadaşlarımız daha sonra akademik çalışmalara da katılarak aynı okulda öğretim üyesi oldular.Recep Cici, Salih Pay, Salih Karacabey…
Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz o zamanlar yakasız ceket giyiyordu. Daha sonraki yıllar özel derslerine de katılmıştım. el-Hidaye okutuyordu. Onun adını sanırım ağabeyi A.Fikri Yavuz’dan biliyorduk. Ayrıca hemşerimizdi. Babası da Trabzon’un Çaykara ilçesinde tanınmış eski hocalardan Hasan Rahmi Yavuz idi. Kardeşleri de başka yerlerde hoca olan sevgili hocamızdan çok şey öğrendiğimize inanıyorum. Derslerine kararlılıkla devam eden arkadaşlarımız daha sonra akademik çalışmalara da katılarak aynı okulda öğretim üyesi oldular.Recep Cici, Salih Pay, Salih Karacabey…
Prof. Dr. Süleyman Uludağ uzun boylu, kalıplı bir
insandı. Derslerde çok açık sözlü, babacan ve dobra dobra bir hocamızdı.
Sabahları gözleri kızarmış vaziyette okula gelir, kantinden bir çay ve bir
simit ısmarlar, odasına geçerdi. Bisiklet yaka bir kazağı vardı ve ben onu hep
o kazakla hatırlıyorum.”Kahvehanedeki insanlar bizi anlamıyor. Sizlerin de
kahvelerdeki insanlardan farkınız yok” diye sitem edişini hiç unutamıyorum. Tasavvuf
tarihi derslerine gelirdi. Kuşeyri Risalesi’ni okuyorduk. Taftazani, Kelebazi,
İslam Düşüncesinin Yapısı, İbn Haldun’un Mukaddimesi vs. birçok çalışması
vardı. Hocamızın kitaplarını bir araya toplasak hatırı sayılır bir kitaplık
olurdu. Ben bu hocamı “yarım dünya” diye tanımlıyordum. Karşısında saygıdan da
olsa ezilip büzülen insanlardan çok dobra dobra konuşan, hatta kendisini
eleştiren öğrencilerden hoşlanırdı.
Hocalarımızı anlatmak gibi zor bir mecraya girdim de nasıl
çıkacağımı bilemiyorum.
Ahmet Lütfi Kazancı hocamız hiç gülmezdi ama her
nedense o konuşunca gülme krizine tutulurduk. Ağlanacak halimize gülmek gibi
garip bir duruma düştüğümüz için de rahat rahat gülemiyor, adeta içten işçe
boğuluyorduk. Son sınıftayken bir yıllık çıkarmayı düşünmüştük; ama 12 Eylül
her şeyin üzerinden silindir gibi geçmiş bulunduğundan o günler bu iş hayli netameliydi.
Hocamıza gitmiştik ve :”Hocam! İnsanlar sizi severler, sayarlar. Bize yardımcı olsanız da Bursa’daki
esnaflardan reklâm bulsak” dediğimizde; “şunca yıl Bursa’da yaşıyorum. Şu filem
şurada beş dakika dursun” diyebileceğim bir kimsem yoktur” demişti. Bu sefer
biz “öyleyse hocam, şu vakıftan burs alan öğrencileri toplasak da onlara bir
konuşma yapsanız. Sizi kimse kırmaz. Bir aylık burslarını verseler biz bu yıllığı
çıkarırız” dediğimizde,”Oğlum, ya ‘sen
ver bir aylık maaşını, biz de verelim bir aylık bursumuzu’ derlerse ben ne yaparım.
Olmaz…” demişti. Bütün girişimlerimiz sonuçsuz kalınca biz de yıllığı o
zamanlar pek nadir bulunan fotokopi yöntemiyle çıkarmıştık. Fotokopi
teknolojisinin en kötü örneği olan o yıllıklarımız hala durur ve biz yaşadıkça
da duracak. O yıllığa en çok emeği geçen sevgili dostum, sınıf arkadaşım Mustafa
Emircan’ı da yâd ediyorum.
Okuldaki öğretim kadrosu asistan ve öğretim üyesi diye
ayrılıyordu. Biz asistan mı daha yüksek, öğretim üyesi mi, anlayıncaya kadar
birkaç yıl geçti. Bu birbirinden değerli hocalarımız arasında sadece Dr.
Selman Başaran (mekanı cennet olsun) akademik titr sahibiydi. Dr. Selman Başaran.
Hadis doktoru. Kişilik özelliği miydi, doktor oluşunun verdiği ayrıcalık ve
ağırlık mıydı bilemiyorum, bu hocamız çok sessiz, az konuşan, vakur bir insandı.
Ebu Davud’un şerhini okutuyordu ders dışı faaliyet olarak ve ben de o
derslere katılıyordum. Yağmurlu bir gün okula giderken kendisini Setbaşı Durağı’nda,
ayağında Sümerbank ayakkabılarıyla, elinde şemsiyesiyle görmüştüm ve boğazıma
bir şeyler düğümlenmişti. Böyle ilim irfan sahibi insanlar otobüs duraklarında
bekleye dursun, ne servis, ne özel araç, hiç yakışıyor muydu? O günler biz
okula intisap etmeden hayatını kaybeden Yusuf Bahri Çağırgan hocanın da yetersiz
beslenmeden mütevellit bir hastalıktan öldüğünü duyuyorduk. Bu ikisi
birleşince, biraz da kendi yaşadığımız gariplik ve sefaletler beni
duygulandırmıştı.
O özel derslerden çok şey öğrendiğimiz kanısındayım.
O özel derslerden çok şey öğrendiğimiz kanısındayım.
Mahmut Kanık Fransızca hocamızdı. İleri sınıflarda
edebiyat derslerimize de geldi. Her derse elinde, cebinde ya da çantasında
kitaplarla gelirdi. Okumamızı istediği nitelikli kitaplardı bunlar. O da bizim
gibi Emirsultan’da otururdu. Yeşil’deki Menzil Kitabevi yolumuzun üzerindeydi. Mustafa
Armağan orda tezgâhtarlık yapıyordu. Bu iki güzel insan sayesinde yeni
yayınları izliyor, bulduğumuz üç beş kuruşu hemen kitaba verip ediniyor, bol
bol kitap okuyorduk. Menzil Kitabevi eli kalem tutan entelektüellerin uğrak
yeriydi aynı zamanda. Arka tarafta küçük bir bölüm vardı. Orda her zaman sohbet
eden, derin konulara dalan, sanat-edebiyat konuşan insanlara rastlamak
mümkündü. Eğer bu insanların sayısı oraya sığmayacak kadar çoğalırsa Yeşil Cami’nin
Bursa ovasına bakan tarafındaki muhteşem manzaralı çay bahçesine geçerler,
orada bir ya da iki masa etrafında toplanır, sohbeti çaya katık ederlerdi.
Bursa’da çıkan yerel bir gazete olan Bursa Marmara Gazetesi’nin eki olarak
çıkarılan Bursa’da Sanat Edebiyat dergisi bu mekânlarda bir araya gelen can
dostların ve dostlukların eseriydi. Bu dergi maceramızın o sabırsızlıkla
bekleyişleri, ilk çıktığında içimizde yarattığı heyecan, heyecanın sevgiye, sevginin
aşka, aşkın güzel dostluklara ve bütün bunların o tipo baskılı derginin ilk
mürekkep kokusuna karıştığı anıları asla unutamam.
Mahmut Kanık’la Emirsultan ’ın o yer iskemlelerinde sohbetler asla
unutulamaz. Biz birkaç kişi otururken bir yerden gelirdi ve sanki saatlerce
aramızdaymış ve orda süren bir sohbet varmış gibi girerdi söze. Onun gerek
derslerde peltek konuşmasına, Türkçeyi düzgün kullanma kaygısının yol açtığı
biraz tutuk ve seçici konuşmalarına hayrandım.
Bir defasında özenerek yazdığım bir sözüm ona öyküyü çok beğenmiş ve Ömer Faruk Ergezen’le birlikte, öyküyü hocaya göstermek için evinin yolunu tutmuştuk. Öyküyü beğeneceğini, bana beni motive edecek sözler söyleyeceğini, övgülerde bulunacağını bekliyordum doğrusu. Saat gecenin onlarıydı sanırım. Hoca bir eline sayfaları aldı, öteki eline bir kalem aldı ve burası böyle, şurası şöyle, bu sözcük burada doğru kullanılmış mı bakalım, şu bu derken öykümü adeta kelimenin tam anlamıyla “kuş”a çevirmişti. Artık ben öykümün kaale alınmasından, yayımlanmasından çoktan vaz geçmiştim. Yeter ki hoca yakamızı bıraksa da evimize gidebilsek diyordum. Öykü yazma maceram o gün başlamıştı ve orada sona ermişti. Keşke azcık kayda değer bir şeyler bulup beni yüreklendirseydi. Ama ne ki hocanın da eleştirmede en iyi örneği rahmetli Cahit Zarifoğlu’ydu. O da Mavera’nın sondan başa doğru okunmasına sebep olan o müthiş şiir eleştirilerinde çok acımasızdı, bilenler bilir.
Mahmut Kanık’a olan sevgim-saygım ve bağlılığım bu yazının sınırlarını aşar. Bana ve benim gibi sayısız insana yaptıklarından ötürü kendisine minnet ve şükranlarımı sunarım. O bize hoca oldu ama biz ona öğrenci olamadık. Onu tanıyanlar sadece onun Türkçeye kazandırdığı eserleri okusalar entelektüel kişiliklerinin oluşumuna en büyük katkıyı yapmış olurlar bence.
Bir defasında özenerek yazdığım bir sözüm ona öyküyü çok beğenmiş ve Ömer Faruk Ergezen’le birlikte, öyküyü hocaya göstermek için evinin yolunu tutmuştuk. Öyküyü beğeneceğini, bana beni motive edecek sözler söyleyeceğini, övgülerde bulunacağını bekliyordum doğrusu. Saat gecenin onlarıydı sanırım. Hoca bir eline sayfaları aldı, öteki eline bir kalem aldı ve burası böyle, şurası şöyle, bu sözcük burada doğru kullanılmış mı bakalım, şu bu derken öykümü adeta kelimenin tam anlamıyla “kuş”a çevirmişti. Artık ben öykümün kaale alınmasından, yayımlanmasından çoktan vaz geçmiştim. Yeter ki hoca yakamızı bıraksa da evimize gidebilsek diyordum. Öykü yazma maceram o gün başlamıştı ve orada sona ermişti. Keşke azcık kayda değer bir şeyler bulup beni yüreklendirseydi. Ama ne ki hocanın da eleştirmede en iyi örneği rahmetli Cahit Zarifoğlu’ydu. O da Mavera’nın sondan başa doğru okunmasına sebep olan o müthiş şiir eleştirilerinde çok acımasızdı, bilenler bilir.
Mahmut Kanık’a olan sevgim-saygım ve bağlılığım bu yazının sınırlarını aşar. Bana ve benim gibi sayısız insana yaptıklarından ötürü kendisine minnet ve şükranlarımı sunarım. O bize hoca oldu ama biz ona öğrenci olamadık. Onu tanıyanlar sadece onun Türkçeye kazandırdığı eserleri okusalar entelektüel kişiliklerinin oluşumuna en büyük katkıyı yapmış olurlar bence.
Mustafa Kara ve A.Saim Kılavuz sanırım o zamanlar
Çekirge’de Lamii Çelebi Camii’nin arkasında bir apartmanda komşu olarak otururlardı.
Evlerine gitmişliğimiz vardır.”Çocuklar, karnınız aç mı” diye sorar hoca. Biz
de ık mık eder,zoraki “evet” dersek, ”bakalım dolapta ne var ne yok” der ve
ne varsa onu ortaya çıkarır, biz de karnımızı doyururduk.. Dersleri de,sohbetleri
de doyumsuzdu hocalarımızın. Nurettin Topçu’nun “Taşralı” adlı hikâye kitabını
Mustafa Kara hocamızın tavsiyesiyle okumuştum. Kitabı okuduğumu kendisine
söylediğimde memnuniyetten gözlerinin içi gülüyordu.
Okul bitince İstanbul’a tayinim çıktı ve ben İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünden sonra Mustafa beyin kardeşi İsmail Kara’ya gitmiş, okulun yerinin nerde olduğunu, oraya nasıl gidebileceğimi sormuştum. Kendisi bana Sarıyer’i, oraya giden 25 numaralı otobüsü tarif etmiş, bir de bir isim vermişti. ”Şeyhim” dediği Salih Dane. İşte öyle başlayan ilişkimiz çeyrek asrı aşkın zamandır sürmekte. Çalışmaları da, eserleri de, yaşam tarzları da, yürekleri de güzel, birbirinden güzel insanlar. Sizleri tanımış olmak, sizlerin feyzinden yeterince yararlanamasak da, deryadan bir katre de olsa nasiplenmiş olmak ne güzel!
Okul bitince İstanbul’a tayinim çıktı ve ben İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünden sonra Mustafa beyin kardeşi İsmail Kara’ya gitmiş, okulun yerinin nerde olduğunu, oraya nasıl gidebileceğimi sormuştum. Kendisi bana Sarıyer’i, oraya giden 25 numaralı otobüsü tarif etmiş, bir de bir isim vermişti. ”Şeyhim” dediği Salih Dane. İşte öyle başlayan ilişkimiz çeyrek asrı aşkın zamandır sürmekte. Çalışmaları da, eserleri de, yaşam tarzları da, yürekleri de güzel, birbirinden güzel insanlar. Sizleri tanımış olmak, sizlerin feyzinden yeterince yararlanamasak da, deryadan bir katre de olsa nasiplenmiş olmak ne güzel!
Erol Ayyıldız, kırmızımtırak (nur yüzlü) çehreli,
müeddep, muhteşem bir hocamızdı. Arapçadan Türkçeye çevirmeye çalıştığımız her
ifade için “Çocuklar, güzel Türkçemizde bunu nasıl ifade ederiz” diye sınıfa
sorardı. Sık sık Arapça örneklerini Fransızca ile takviye eder, yabancı dili
İngilizce olanların hışmına uğrardı.
Arapçaya bir ara Akif Köten hocamız geldi. Dersi
anlatmak için adeta kasılıyor, uğraşıyor, çok yoruluyordu. Bir ara bizi evine
davet etmişti. Sarıyer’de öğretmenliğe başladığımda ev bulma zorluğu
yaşıyordum. Dokuz ay orada burada idare etmiştim, çocuklar köyde babamların
yanında kalıyorlardı. İlgisizlikten ilk çocuğumuz Zeynep 22 aylıkken hayata
veda etmiş, bizleri acılara boğmuştu. İşte o zamanlar Akif hocamız Bursa’dan
İstinye’deki hemşerilerine emrivaki yaparak bana ev buldurtmuştu. Bu ve benzeri
olayları biz de çok yaşadık hayatımızda. Öğrencimizle öğretmen öğrenci
ilişkimiz bitince peşini bırakmıyor, elimizden geldiğince her şeyleriyle ilgileniyorduk.
Bu da bize o güzide hocalarımızdan miras kaldı sanırım.
Abdurrahman Çetin Kur’an-ı Kerim dersimize geliyordu.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ihtiyaçlı öğrencilere burs vereceğini duymuş ve
başvurmuştuk. Bursa müftüsü ile birlikte başvuran öğrencileri sınav
yapıyorlardı. Benim sıram gelince içeri girdim ve Bursa müftüsü Fazlı Can bana
“oku bakalım bize bir Karia Suresi. Şöyle meharici hurufa, tecvit kurallarına
uygun bir şekilde “ dedi. Ben de okudum.
Bana hiçbir şey söylemeden hocamıza döndü ve daha ben ordayken “bu çocuklar
neden Kur’an okuyamıyorlar” demişti. Artık bursu kaybettiğine mi yanarsın,
rezilliğine mi utanırsın. Perişan bir halde çıkıvermiştim sınavdan.
Sarıyer İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenliğe başladıktan sonra
1984 yılında yazın Hizmet içi Eğitim Kursu olarak Giresun’a üç haftalık Kur’an-ı
Kerim Kursu için gitmiştim. Abdurrahman Çetin hocamın da oraya hoca olarak
geldiğini görmüş ve çok sevinmiştim. Akşam odasına kendisini ziyarete
gittiğimde baktım hoca piknik tüpünün üzerinde tütün kavuruyor. Meğer hoca iyi
bir sigara tiryakisiymiş o zamanlar. Ben dört yıllık talebeliğim süresince
kendisini hiç sigara içerken görmemiştim. Hâlbuki Yüksek İslam Enstitüsü’nde
öğrenciler bile hocaların yanında sigara içerlerdi. Hoca şaşkınlığımı görünce
bana : “Hayri. Sen belki de benim sigara içtiğimi bilmiyordun. Ben öğrencilerin
yanında içmem. Kötü örnek olmamak için” demişti. Ben de bu illete müptela
birisi olarak yıllarca bu hassasiyeti gösterdim.
12 Eylül önceleri başladığımız hocalarımızla ev sohbetleri
hiç unutulmayacak güzelliklerdi. Bu ev sohbetlerimizin mimarı değerli dostum
Ömer Faruk Ergezen’di. İyi bir organizatördü ve iyi de yemek yapardı. Sohbetler
yemekli olunca da tadı bir başka oluyordu. Şimdilerde ülkemizde çıkan sayılı
edebiyat dergilerinin belki de başında gelen Hece Dergisi’nin sahipliğini yapıyor.
Hani derler ya “adam olacak çocuk…” Ömer Faruk işte o adam olacak
çocuklardandı.12 Eylül Darbesi olunca biz de artık evlerde toplanmaya korkar
olduk ve bu güzel toplantılarımızı dış mekânlarda yapmaya başlamıştık. Bu
toplantılardan birini de şimdiki İlahiyat Fakültesi’nin bulunduğu o zamanki
arsasında yapmıştık. Süleyman Uludağ, Fazlurrahman’ın İslam adlı eserini okuyup gelmemizi
söylemişti. Biz de almış okumuştuk. Kim
ne kadar okuyabildiyse elbette.
Osman Çetin Medeniyet Tarihi dersine geliyordu. Gözlüklerinin
altından çok tatlı bir gülüşü vardı hocamızın. Onun derslerinden aklımda kalan
anekdotları yıllarca sınıflarda anlatmışımdır.
Hayati Hökelekli felsefe derslerine gelirdi. Oldukça sıkıcı olan bu dersi ilgiyle, dikkatle izlememizi sağlardı. İslam felsefesi ve batı felsefesini karşılaştırmalı olarak görüyorduk. Felsefeyi bize sevdirdiğini söylemem gerekir.
Mustafa Öcal ölçme ve değerlendirme dersine geliyordu..Çok çalışkan bir hocamızdı.Ders anlatışına bayılırdım.
Hayati Hökelekli felsefe derslerine gelirdi. Oldukça sıkıcı olan bu dersi ilgiyle, dikkatle izlememizi sağlardı. İslam felsefesi ve batı felsefesini karşılaştırmalı olarak görüyorduk. Felsefeyi bize sevdirdiğini söylemem gerekir.
Mustafa Öcal ölçme ve değerlendirme dersine geliyordu..Çok çalışkan bir hocamızdı.Ders anlatışına bayılırdım.
Mezuniyet tezimi Mustafa Öcal’dan pedagojik konulardan almak
için başvurduğumda kendisi beni biraz refüze etmişti. Eğitim üzerine ne okudun?
Bu konuya ne kadar ilgilisin gibi biraz da eleştiren, hafife alan bir tarzda ne
kadar ciddi olduğumu denemeye kalkınca ben de gittim Mahmut Kanık’tan tez almak
üzere başvurdum. Hemen kabul etti. Bana Türk Edebiyatında Roman konusunu verdi.
Allah için, çok çalıştım. Bu tez olayını nerdeyse bir mastır tezi ya da doktora
tezi gibi ciddiye alarak çalıştım. Literatürü araştırdım. Bu konuda ne kadar
ulaşabildiğim kaynak varsa edinmeye çalıştım. A.H.Tanpınar’dan Fethi Naci’ye,
N.S.Banarlı’dan Ahmet Kabaklı’ya oldukça geniş bir bibliyografyayı tarayarak,
tezimi kurgulayarak hazırladım ve teslim ettim. O tez çalışması bana çok şey
kazandırdı diyebilirim. Hocam da yardımlarını hiç esirgemedi, ilgilendi,
yönlendirdi, ulaşamadığım kaynakları edinmeme yardımcı oldu. Bu tez serüvenimde
ortaya çıkan bazı makalelerim Bursa’da Sanat Edebiyat dergisinde de
yayımlanıyordu. Emirsultan’da Nazır Özsöz ve rahmetli Muzaffer Terzi
ağabeylerin büfesinden gazeteyi alır almaz içine bakardım. Eğer dergi varsa
ekinde hemen sayfaları çevirir, kendi
yazımın çıkıp çıkmadığına bakardım. Eğer çıkmışsa önce kendi yazımı okur,
yapılmış olan baskı ve mürettip hatalarına hayıflanarak ve yazımın yayımlanmış
olmasına gururlanarak, o farklı mürekkep kokusunu soluyarak okurdum.
Mustafa Öcal ve Mahmut Kanık, imza attıkları çalışmalara bakılırsa benim gibi birçok öğrencilerinin ve takipçilerinin nazarında birer ordinaryüs profesördürler.
Mahmut Denizkuşları hadis derslerine gelirdi. Onun bize ezberlettiği hadisi şerifler için her zaman dua etmişimdir.
Hamdi Döndüren hem fıkıhçı, hem hukukçu kimliğiyle, özellikle İnkılâp Tarihi derslerini çok zevkli hale getirirdi. Mavi mavi derin bakışlarını, yüzüne yayılan tatlı tebessümünü kullanırdı daha çok anlatmak istediklerini anlatmak için.
Mustafa Öcal ve Mahmut Kanık, imza attıkları çalışmalara bakılırsa benim gibi birçok öğrencilerinin ve takipçilerinin nazarında birer ordinaryüs profesördürler.
Mahmut Denizkuşları hadis derslerine gelirdi. Onun bize ezberlettiği hadisi şerifler için her zaman dua etmişimdir.
Hamdi Döndüren hem fıkıhçı, hem hukukçu kimliğiyle, özellikle İnkılâp Tarihi derslerini çok zevkli hale getirirdi. Mavi mavi derin bakışlarını, yüzüne yayılan tatlı tebessümünü kullanırdı daha çok anlatmak istediklerini anlatmak için.
Mustafa Öztürk, ağzı Kur’an okumak için yaratılmış
güzel insan! Babacan insan… Süzgün bakışlarıyla insanın kalbine nüfuz eden
sevgili hocamız. Kendisi, biz İzmit İmam-Hatip Lisesi birinci sınıfında
öğrenciyken orda öğretmen ve müdür yardımcısıydı. Havalı bir Rus motosikleti
vardı. Belki onun için, belki uzun boyu, vakur duruşu nedeniyle lakabı
“astronot”tu. İzmir’de müdürlük yaptığı yıllarda satın aldığı Murat 124 arabasını
çok seviyordu. Yıllar sonra otomotiv işi yapan öğrencileri onu yeni bir araba
almaya ve bu arabayı elden çıkarmaya hem onu hem ailesini zor ikna etmişlerdi.
O araba adeta onun aile bireylerinden biri haline gelmişti.
Hüseyin Algül, İslam Tarihi ve Peygamberimizin hayatını yürekten anlatırdı. Kaşının biri illa ki yukarda, eli sık sık sağa sola açılarak ve öğrencilerinin ruhlarına nüfuz ederek anlatırdı derslerini. Öğretmen olduktan sonra düzenlediğimiz ilk umre seyahatimizle ilgili bir yazı yazmam gerektiğinde onun umre günlüğünden kopya çektiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü aynı olayları yaşamış, aynı ziyaretleri yaşamış, aynı duyguları hissetmiştik ve bunu en güzel o anlatmıştı. Ben de 1986’da yaptığımız umre ile ilgili anı yazımı yazarken onun okul yıllığındaki yazısından çok yararlanmıştım.
İbrahim Çelik mezhepler tarihi seçmeli dersimize geliyordu. En ön tarafta Nuri Genç adlı arkadaşımız oturuyordu. Elli yaşını aşkın olan bu arkadaşımızın tarafına bakmaya adeta çekiniyordu.
Hüseyin Algül, İslam Tarihi ve Peygamberimizin hayatını yürekten anlatırdı. Kaşının biri illa ki yukarda, eli sık sık sağa sola açılarak ve öğrencilerinin ruhlarına nüfuz ederek anlatırdı derslerini. Öğretmen olduktan sonra düzenlediğimiz ilk umre seyahatimizle ilgili bir yazı yazmam gerektiğinde onun umre günlüğünden kopya çektiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü aynı olayları yaşamış, aynı ziyaretleri yaşamış, aynı duyguları hissetmiştik ve bunu en güzel o anlatmıştı. Ben de 1986’da yaptığımız umre ile ilgili anı yazımı yazarken onun okul yıllığındaki yazısından çok yararlanmıştım.
İbrahim Çelik mezhepler tarihi seçmeli dersimize geliyordu. En ön tarafta Nuri Genç adlı arkadaşımız oturuyordu. Elli yaşını aşkın olan bu arkadaşımızın tarafına bakmaya adeta çekiniyordu.
Birbirinden değerli, güzide hocalarımızı, onlarla ilgili
tatlı anılarımızı anlatmaya kalksam , değil böyle bir yazıyı, bir kitap
boyutunu aşar.
12 EYLÜL 1980
12 Eylül sonrası korkulu günlerdi. Yıllardır biriktirdiğim
L’Express Dergisi’nin sayılarını, Sebil Dergisi koleksiyonlarımı ve daha neleri
kese kâğıdı imalatı yapan arkadaşımız Halit Özkalender’e satmıştım. Çünkü ev
sahibiyle aramız iyi değildi. Bizi evinden çıkarmak istiyordu. Yurtdışından
gelen L’Experess Dergisi şikâyet için iyi bir fırsattı birileri için. Dünyaca
ünlü bir derginin adresinize geliyor olması elbette korkulacak bir şey değildi;
ama bunu anlatacak birini bulabilmek için en az üç ay sorgusuz sualsiz içerde tutuyorlardı.
Daha sonraki yıllarda izlediğim Eve Dönüş filmi bana o günleri anımsattı. Aynı
işkenceleri biz de yaşayabilirdik.
Darbe öncesi her gün olaylar oluyordu. Sık sık silah sesleri
duyulur, kurtarılmış bölgelere kimse girip çıkamazdı. Emirsultan civarı daha
çok dindar kesimin çoğunlukta yaşadığı bir semtti. Musababa civarı ülkücülerin,
Teleferik semtiyse solcuların kurtarılmış bölgeleriydi. Biz de o sıralar Işık
Sokak’ta oturuyorduk. Işık Sokak tam da arada ve sırt bir yerdi. Sık sık silah
takırtıları duyardık. Bazen kurşunların yakınımızdan cıv cıv sesleriyle geçtiği
olurdu. Emirsultan kabristanlığı Bursa’nın en çok rağbet edilen mezarlığı
olduğundan siyasi şova dönüşen cenaze törenleri, mitinge dönüşen cenaze
merasimleri olurdu.
Olaylara en az karışan okul bizim okulumuzdu. Bir cuma günü
sabah okula geldiğimizde baktık ki kapıyı iri yarma, sakallı birsi tutmuş,
kimseyi içeri koymuyor. Meğer okulda boykot varmış. Biz de “Yahu biz bu okulda
öğrenciyiz. Neyin boykotu bu? Kim yapıyor? Neden bizim haberimiz yok? Demeye
kalmadan adam zinciri çözdüğü gibi üzerimize yürümüştü. Biz de gerileyerek
hemen otobüse bindik ve oradan uzaklaştık. İzmit’e ailemizi ziyarete gitmek
için iyi bir fırsat olmuştu doğrusu. Zaman zaman ülkücü ve akıncıların
fanatiklerinin hırgürlerine tanık oluyorduk. Ama darbe öncesi bizim okulumuzda
kayda değer hiç bir olay olmamıştı denilebilir.
12 Eylül’ün ne olup ne olmadığını o günler Mehmet Ali
Birant’ın “12 Eylül Saat 04.00”
adlı kitabıyla öğrenmeye çalışıyorduk.
12 Eylül darbesinin bizim BYİE’ de en belirgin sonuçlarından
biri de normal liselerde olduğu gibi sabahları düzenli sıra olup İstiklal Marşı
söylemek olmuştu.
1979’da İran’da devrim oldu. Rusya Afganistan’a girdi.
Türkiye anarşi ve terörün tırmanışını ve ardından darbeyi yaşadı. Her biri
başlı başına konular bunlar elbette. Biz bu olayları da, sonuçlarını da,
sıkıntılarını da yaşadık. Burada bu kadar değinmeyi yeterli görüyorum. Sadece o
günleri yaşamış olanlara hatırlatmak için.
YOKSULLUĞU YAŞAMIŞ OLMAK
Yoksulluğu yaşamış olmak bence bir şanstır. Bizler yoksul
çocuklarıydık. Bursa’ya okumaya gitmiştik; ama ne bizi oraya gönderen vardı, ne
de ardımızdan bakabilecek kimse vardı. Kredi ve yurtlar kurumundan kazandığımız
kredi ile bir el arabası, bir terazi, mısır kebap yapacak mangal ve bir de
kestane kebap yapmaya yarayan mangal satın almıştık. Bazen Setbaşı Köprüsü’nün
ayağında mısır kebap yapıyorduk, bazen kestane kebap yapıyorduk. İkisi de zor
işti doğrusu. Pişirilince satılması gerekiyordu. Müşteri olmayınca soğuyor ve satılmıyordu.
Zabıtalar da bizi kovalıyor, bazen arabamıza, terazimize el koyuyorlardı.
Onlarla kovalamaca oynuyorduk. Akşama arabamızı muhafaza edebileceğimiz bir yer
de yoktu. Emirsultan Camii’nin avlusunda bir yere kilitleyip bırakıyorduk.
Pişirilip de satılamayan kestaneleri eve götürüyor, evdekilere ziyafet
çekiyorduk. Evimiz kiraydı elbette. En kötü ve oturulamayacak evlerde bizler oturuyorduk.
Kelimeleri çoğul yazmamın nedeni birçok arkadaşımızın aynı durumda olmasını
anlatmak içindir. Mehmet adlı Düzceli bir arkadaşımızın evinde siyah beyaz
Nordmende marka bir televizyon vardı. Bunu hayal ediyordum da, ne kadar güzel
bir şey diye düşünüyordum. İnsanın evinde bir televizyon olması. Arada haber izlemek,
dizi film izlemek… Hâlbuki o zamanlar tek kanal siyah-beyaz TV vardı ve o da
günde belli bir saat yayın yapıyordu. Hiç bir yerden gelirimiz yoktu. Köyümüzün
imamı olan Halit Karaaslan zaman zaman köyden bize harçlık tedarik ederdi. O da
ramazandan ramazana olurdu, fitre zekât vs. Anamız babamız sağdı ama bize
yardım edecek durumları yoktu. Hiç bir zaman da olmadı. Ta başından beri.
Ortaokula ailemden gizli gitmiştim ve okul hayatım hep böyle sürmüştü. Arada
köye giderken havlu vs götürüyordum satmak için. Önceleri eş dost yardım etmek
amacıyla alıyorlardı ama daha sonra onlar da almaz olmuşlardı. Ben de hep gidiyor,
valizimi açıyordum ve kahvede oturuyordum. Bir gün Hacı İsmet ağabey diye bir
zat bana dedi ki: ”orda ne kadar havlu varsa tutarını hesapla, götür onları
bizim eve bırak, gel benden parasını al. Bir daha da buraya havlu getirme.”
Öyle de yapmıştım. O zaman anlayamamıştım ama daha sonra anladım ki adam her
gün bakıyor ki orda oturuyorum, alan yok soran yok. Başka yerlere de
götürmüyorum. Bu işi beceremediğimi düşünmüş olmalı ki bana öyle demişti.
Çoktan ölmüş olan o hacı amcaya Allah rahmet eylesin. Bizim gibi nice genç onun
gibiler sayesinde okuduk ve topluma karıştık.
Bir ara kasetçilik yaptım. Necmeddin Nursaçan’ın, Fethullah
Gülen Hoca efendi’nin, Timurtaş Hoca’nın, Abdussamed’in, Mustafa İsmail’in
kasetlerini satıyordum. Ticaretten anlayan birisi olsaydım şarkı, türkü,
arabesk kasetleri satardım herhalde! Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslim
Gürses, İbrahim Tatlıses… Ama nerde bizde o ticaret yeteneği!
ADAM OLMA ÇABALARIMIZ
Elimize çok az para geçiyor ya da hiç geçmiyordu; ama gene
de bulduğumuz üç beş kuruşu kitaba veriyor, dergilere abone oluyorduk. Türkiye’de
ne kadar okunmaya değer dergi çıkıyorsa hepsini almaya, okumaya, izlemeye
çalışıyorduk. Milliyet Sanat, Yazko, Hareket, Mavera, Edebiyat, Yönelişler,
Aylık Dergi…
Zaten şimdiki gibi dergi çıkarmak kolay değildi ve önüne
gelen “dergi” çıkar(a)mıyordu.
Başka hiçbir okulu kazanamadığımız için biraz da
mecburiyetten gittiğimiz Bursa Yüksek İslam Enstitüsü’nün gerçek bir ilim ve
irfan yuvası, sevgi, saygı, dayanışma ortamı olduğunu anlamıştık.”Üniversiteli”
olmayı herkesin çok farklı, birbirinden çok çarpık anladığı çağımızda bizim
okulumuz gerçekten ilim ve irfan yuvasıydı. Sevgili hocamız Mahmut Kanık bize: ”Doğu
klasiklerini, batı klasiklerini ve Türk klasiklerini baştan sona okumadan,
günümüzün iyi bir izleyicisi olmadan aydın olamazsınız” diyordu. Buna insan
ömrü yetmezdi. Ama bu işin nasıl olacağını da öğrendik onlardan ve bunu yapmaya
çalıştık. Bugün gözlerim artık iyi görmez olduğu ve çok zorlandığım halde hala
fena sayılmaz bir okuyucuyum sanırım. Bu ülkede, hayatında hiç kitap okumayan,
hiç sinemaya gitmeyen, tiyatronun yolunu bilmeyen, hayatında müziğe, konsere,
şiire, romana, öyküye hiç gereksinim duymayan, tek aktivitesi maç izlemek olan
ve koca koca makamları işgal eden bir sürü “başsız adam”lar var. Hala en iyi
arkadaşlarımız kitaplarsa ve hayatı tanımaya, anlamaya, güzel yaşamaya,
olayları doğru yorumlamaya bir gayretimiz varsa bunu da o güzel hocalarımıza
borçluyuz.
Okul bitip de Bursa’dan ayrıldığımda sızım sızım ağladığımı
hatırlıyorum. Okulumuz bize çok şey verdi. Bizi görevimizi en güzel şekilde
yapmaya motive etti. Her köye gittiğimizde köy camiimizde vaaz etmeye, cuma,
teravih namazı kıldırmaya, müezzinlik yapmaya çalışırdık. Meslek hayatımız
boyunca öğrencilerimizle her yönüyle ilgilenmeye çalıştık. İhtiyacı olanlara
yardım sağlamak, burs temin etmek, evlenemeyenlere yardımcı olmak, evlenenlerin
davetlerine katılmak, çocukları olduğunda ziyaret etmek, anası babası ölenlerin
cenazelerine katılmaya çalışmak gibi sosyal sorumluluklarımızı hep yerine
getirmeye çalıştık. Neler yapabildiysek okulumuzun bize verdiği aşk, şevk ve
görev sevgisiyle yaptık. Neleri yapamadıysak da ya kendimizi işimize gereğinden
belki fazla vermemizden, biraz da köylü çocuğu olmamızdan yapamadık. Ama
elimizden geleni yapmaya çalıştık. İyi ki başka bir okula gitmedik de imam
hatip lisesine gittik… İyi ki başka okul kazanamadık da Bursa Yüksek İslam
Enstitüsü’ne gittik. Son sınıfta haziran döneminde mezun olmasaydım, en az bir
dersten ikmale kalmış olsaydım Uludağ
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olarak diploma alacaktım. İyi ki sınıfı
doğrudan geçtim ve son Yüksek İslam Enstitüsü mezunu olma onuruna sahip oldum
diyorum.
Bursa’nın tarihi mekânları, kaplıca hamamları, Uludağ’ı,
Uludağ’da hocalarımızla yaptığımız mezuniyet pikniği, okulda yapılan muhteşem
mezuniyet gecesi, oturduğumuz evlerin sefil halleri, Yunus Vehbi Yavuz’un
derslerine aralıksız devam eden Faik amca (merhum), Osmanlıca dersimize
gelen Halit Aydoğdu, Emirsultan’da geçen doyumsuz ramazan akşamları,
teravihleri tatlı bir şova çeviren Mehmet Hoca (merhum) ,okulumuzun
yakınında bulunan Mollaarap Camii’nin muhteşem imam hatibi ve onun müthiş vaaz
ve hutbeleri, Bursa Eski Eserleri Yaptırma Ve Yaşatma Derneği’nin güzel
faaliyetleri, Emirsultan ve Piremir türbeleri etrafında dönen birbirinden
ilginç dini davranışlar, Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nda izlediğimiz oyunlar,
”Enstitü İstanbul’a taşınacak” söylentileri ve hocaların gruplar oluşturarak
Bursa’yı yeniden keşfe kalkıştıkları ziyaretler, Pöstekici Sokak’ta eski ve
ahşap bir evde barınan bugünün birbirinden değerli öğrenci sakinleri… Kadir Dalca,
Erdal Çakır, Ahmet Hakan Coşkun, Âdem Turan… Mahalle Cami’ini, bakkalını ve
günlük hayatını şenlendiren Recep Cicili, İbrahim Taklı, Ömer Faruk Ergezenli, Salih
Paylı, Mustafa Özkanlı, İbrahim Yılmazlı, Mehmet Özdemirli, Mehmet Ali Ünlülü, Mehmet
Güllü, Nurettin Zayimli, İbrahim Çinarlı, Halit Özkalenderli, Mustafa
Emircanlı, Talip Yıldırımlı, Hüseyin Güleçli, Mustafa Yalnızlı, Hüseyin Yalnızlı,
Mehmet Akif Yazarlı Emirsultan ve Musababa mahallesi… Camide namaz kılarken
cemaati, imamı ve müezzini satranç taşları gibi görmemize varan satranç
tutkumuz, üç-dört günlük ekmekleri tarif etmek için Recep Cici’nin; “ Yahu
diyorlar ki sana taş atana ekmek atacaksın. Doğru da böyle ekmeği her zaman
nerde bulacaksın” gibi soğuk esprileri ve daha neleri neleri anlatmaya kalksak
kitap olur.
Hani şu klasikleşen eski Türk sinema filmleri vardır ya.
Züğürtağa, Namuslu, Banker Bilo vs. Bugünün sinema teknolojisi ve imkânları her
ne kadar gelişmiş olursa olsun o eski klasiklerin yeri bir başkadır ya..
Bugünkü Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi sahip olduğu bütün modernliğe, imkânlara
karşın asla o günlerin yerini tutamaz gibi geliyor bana.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder