27 Nisan 2014 Pazar


 

GÖZLERİMİ YUMUP BAKIVERDİM GEÇEN YILLARA

 

                                                                         “ Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler
                                                                                    Şimdi bana yeniden bir ömür vaat etseler…”

İMAM HATİP YILLARI

 

Yetmişli yıllara kısaca göz atacak olursak,71 muhtırasından sonra yeniden demokrasiye dönme çabaları, koalisyon hükümetleri, Kıbrıs harekâtı, kuyruklar, yokluklar, anarşi ve terörün kol gezdiği yıllar, kirli duvarlar, çirkin yazılar gibi öne çıkan manzaralar geliyor aklıma.
1974 yılında İzmit İmam-Hatip Lisesi’ni devlet yatılı olarak kazandığım halde bu okula duyulan düşmanlık nedeniyle sınav sonucunu öğrenememiştim. Mehmet Akif Yazar dostumun, babası muhterem hocamız Halit Yazar hocamızın yönlendirmesiyle gündüzlü olarak kaydolmaya başvurduğumda öğrenmiştim okulu devlet yatılı olarak kazandığımı.1971’de kapatılan imam hatip liselerinin orta kısımları 1974’te yeniden açılmıştı; ama biz ortaokulu normal okulda bitirmiştik ve imam hatip lisesine kayıt yaptırmıştık.

O yıllarda ÖSS sınavları her ilde yapılmıyordu. Sınavlara hazırlanmak için dershaneler de henüz yoktu. Televizyon henüz yaygın değildi. Tek kanal siyah-beyaz TRT televizyonu günün belli saatlerinde yayın yapıyordu. Kaçak, Şahin Tepesi, Bonanza gibi birkaç tane dizi vardı. Çizgi film henüz bilinmiyordu. Televizyon olan evlerde hayat İstiklal Marşı ile başlıyor, Anıtkabir’de İstiklal Marşı’yla göndere bayrak çekilerek sona eriyordu. Ardından da “Televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız” uyarı yazısı çıkardı.

Yazın inşaatlarda, tuğla ocaklarında, harman makinelerinde çalışarak harçlık biriktirir, okul zamanı ihtiyaçlarımızı karşılardık.

 

YÜKSEK İSLAM ENSTİTÜSÜ YILLARINA GEÇİŞ

 

1978 Yılının haziran dönemi bir cuma günü bir arkadaşımla Adapazarı’nda gireceğimiz ÖSS sınavına yetişebilmek için bir gün önceden şehre gelmiş, ucuz bir otelde kalmıştık. Sabahleyin Adapazarı banliyö trenine bindik ve sınava gittik. Sınavdan sonra bir camiye gitmiş ve cuma namazı kılmıştık. Güneşli bir gündü ve cemaat camiye sığmadığı için dışarıda kılmıştık.

Sınavdan iyi bir sonuç gelmemişti. Dört yıllık bir fakülteye girmek bir yana, hiçbir yeri kazanamamıştık. Aldığımız puanla YİE mülakat sınavlarına katılma hakkımız olduğunu öğrendik. Puanımız İstanbul’a yetmiyordu sanırım ve biz Bursa YİE mülakat sınavlarına başvurmuştuk. On beş gün kadar önceden Bursa’ya gittik, bir evde öğrenci arkadaşlarla kalarak sınavlara hazırlandık.

Sınavda esas olan Kur’an-ı Kerim ve Arapça derslerinden de durumumuz hiç iyi değildi. İmam Hatip liselerinin orta kısmını okumuş olanlar daha şanslı görünüyordu; ama şansımızı denemeye karar vermiştik.

Mülakat sınavlarına girdik. Sınavım hiç de iyi geçmemişti. Hiç ümidim yoktu. İmam hatip lisesinde üçüncü sınıfı bitirdiğim yaz, devlet yatılılıktan ayrılarak köyde bir bakkal dükkânı açmıştım. Amacım maddi durumu iyi olmayan ailem için bir şeyler yapmaktı. Artık hayatımı ticaretle kazanmaya karar vermiştim.

Bir gün bakkala mal alma telaşındayken, şimdi Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan on bir yıllık sınıf arkadaşım Salih Pay yanıma geldi ve bana “Hayri, ben sınavı kazandım” dedi. Ben de; “hayırlı olsun” dedim ve malları arabaya yüklemeye devam ediyordum. Bana “Yahu gazeteye baksana. Kazananların listesi yayımlanmış. Belki sen de kazanmışsındır” dedi; ama gerçekten hiç ümidim olmadığı için listeye bakmaya bile gerek görmemiştim. Arkadaşımın ısrarı üzerine gazeteyi elime aldım ve tek tek bakmaya başladım. Yüz yirmi öğrenci alacaktı Bursa YİE. Tam yüz on yedinci öğrenciye gelince orda adımın yazılı olduğunu gördüm.

Sınavı ben de kazanmıştım. Sevincimizi anlatmam mümkün değil!

Daha sonra gittik, kesin kaydımızı yaptırdık.

Bursa Yüksek İslam Enstitüsü, şimdi Bursa Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin bulunduğu İpekçilik semtinde bulunuyordu. Setbaşı Köprüsü’nü geçip Teleferik istikametine giden yola dönünce sağa dönülüp hatırı sayılır dik bir bayırdan çıkılıyordu Daha sonra yıllarca yaya olarak çıkıp indiğimiz bu bayırı merakla ve heyecanla tırmanarak okulun ana girişine varmıştık.. Köşkün ana girişinden girince dik bir merdiven vardı. Sağı solu ağaçlarla, vaktiyle hayli gösterişli bir mekânın göstergesi bakımlı çiçek tarhlarıyla süslü bu merdivenden çıkarken “burada tam dört yıl nasıl geçecek” diye düşünmüştüm.
Yıllar öyle çabuk geçti ki hiç farkında olamadık.

 Burası eski bir köşktü. İçerisinde Fransızların yaptırdığını söyledikleri İpekçilik Enstitüsü vardı. Üç katlı ahşap bir köşk ve onun yanında yeni yapılmış betonarme iki katlı binalar. Bir kademe daha merdiven çıkılarak ikinci blok eski binalara ulaşılıyordu. Orada daha çok son sınıf ağabeylerimiz okuyorlardı. Sınıflar sobalarla ısıtılıyordu. Bu sefil sınıflarda geleceğin nice şahsiyetleri öğrenim görüyorlardı. Mustafa Baş (daha sonra milletvekili oldu), Faruk Çelik ( şimdiki Çalışma Bakanı), akademisyenler, müftüler, işadamları Binaların arasında daha sonra en güzel vakitlerimizi geçirdiğimiz öğrenci kantini bulunuyordu.

Sınıflardaki düzen imam hatip lisesine hiç benzemiyordu. Kenarlarında yazı yazmaya, not tutmaya yarayan kenarlıkları bulunan sandalyelerde oturuyorduk. Her yaştan öğrenciler vardı. Yaşlı insanlar, sakallı, bıyıklı, uzun saçlı, kısa saçlı, kel kafalı… Her yaştan.

 

HOCALARIMIZLA İLGİLİ

 

Hocaların bazıları daha önce kitaplarını gördüğümüz, adlarını duyduğumuz meşhur hocalardı. Adlarını hiç duymadıklarımız da vardı elbette. Daha sonra YÖK üyesi olup, 2009’da emekli olan Prof. Dr. Halis Ayhan Enstitü müdürüydü. Derslerimize de geliyordu. Bir gün arkadaşım Nurettin Zaim’le, Kredi Ve Yurtlar Kurumu’ndan almaya hak kazandığımız öğrenim kredilerimizi birleştirerek satın aldığımız el arabamızla Yeşil Cami’in duvarı dibinde kestane kebap satarken bizi görmüştü de, adeta gözlerinin içi biraz acıyarak, biraz gururlanarak bize “Çocuklar. Ne yapıyorsunuz böyle? Bu bir sanat… Aferin size…” demişti. Belli ki o da bizim gibi zor koşullarda okumuş, hoca olmuştu. Bizim halimizi en iyi anlayacaklardandı anlayacağınız. Yüz gram da kestane almıştı.
Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz o zamanlar yakasız ceket giyiyordu. Daha sonraki yıllar özel derslerine de katılmıştım. el-Hidaye okutuyordu. Onun adını sanırım ağabeyi A.Fikri Yavuz’dan biliyorduk. Ayrıca hemşerimizdi. Babası da Trabzon’un Çaykara ilçesinde tanınmış eski hocalardan Hasan Rahmi Yavuz idi. Kardeşleri de başka yerlerde hoca olan sevgili hocamızdan çok şey öğrendiğimize inanıyorum. Derslerine kararlılıkla devam eden arkadaşlarımız daha sonra akademik çalışmalara da katılarak aynı okulda öğretim üyesi oldular.Recep Cici, Salih Pay, Salih Karacabey…

Prof. Dr. Süleyman Uludağ uzun boylu, kalıplı bir insandı. Derslerde çok açık sözlü, babacan ve dobra dobra bir hocamızdı. Sabahları gözleri kızarmış vaziyette okula gelir, kantinden bir çay ve bir simit ısmarlar, odasına geçerdi. Bisiklet yaka bir kazağı vardı ve ben onu hep o kazakla hatırlıyorum.”Kahvehanedeki insanlar bizi anlamıyor. Sizlerin de kahvelerdeki insanlardan farkınız yok” diye sitem edişini hiç unutamıyorum. Tasavvuf tarihi derslerine gelirdi. Kuşeyri Risalesi’ni okuyorduk. Taftazani, Kelebazi, İslam Düşüncesinin Yapısı, İbn Haldun’un Mukaddimesi vs. birçok çalışması vardı. Hocamızın kitaplarını bir araya toplasak hatırı sayılır bir kitaplık olurdu. Ben bu hocamı “yarım dünya” diye tanımlıyordum. Karşısında saygıdan da olsa ezilip büzülen insanlardan çok dobra dobra konuşan, hatta kendisini eleştiren öğrencilerden hoşlanırdı.

Hocalarımızı anlatmak gibi zor bir mecraya girdim de nasıl çıkacağımı bilemiyorum.

Ahmet Lütfi Kazancı hocamız hiç gülmezdi ama her nedense o konuşunca gülme krizine tutulurduk. Ağlanacak halimize gülmek gibi garip bir duruma düştüğümüz için de rahat rahat gülemiyor, adeta içten işçe boğuluyorduk. Son sınıftayken bir yıllık çıkarmayı düşünmüştük; ama 12 Eylül her şeyin üzerinden silindir gibi geçmiş bulunduğundan o günler bu iş hayli netameliydi. Hocamıza gitmiştik ve :”Hocam! İnsanlar sizi severler, sayarlar.  Bize yardımcı olsanız da Bursa’daki esnaflardan reklâm bulsak” dediğimizde; “şunca yıl Bursa’da yaşıyorum. Şu filem şurada beş dakika dursun” diyebileceğim bir kimsem yoktur” demişti. Bu sefer biz “öyleyse hocam, şu vakıftan burs alan öğrencileri toplasak da onlara bir konuşma yapsanız. Sizi kimse kırmaz. Bir aylık burslarını verseler biz bu yıllığı çıkarırız” dediğimizde,”Oğlum, ya  ‘sen ver bir aylık maaşını, biz de verelim bir aylık bursumuzu’ derlerse ben ne yaparım. Olmaz…” demişti. Bütün girişimlerimiz sonuçsuz kalınca biz de yıllığı o zamanlar pek nadir bulunan fotokopi yöntemiyle çıkarmıştık. Fotokopi teknolojisinin en kötü örneği olan o yıllıklarımız hala durur ve biz yaşadıkça da duracak. O yıllığa en çok emeği geçen sevgili dostum, sınıf arkadaşım Mustafa Emircan’ı da yâd ediyorum.

Okuldaki öğretim kadrosu asistan ve öğretim üyesi diye ayrılıyordu. Biz asistan mı daha yüksek, öğretim üyesi mi, anlayıncaya kadar birkaç yıl geçti. Bu birbirinden değerli hocalarımız arasında sadece Dr. Selman Başaran (mekanı cennet olsun) akademik titr sahibiydi. Dr. Selman Başaran. Hadis doktoru. Kişilik özelliği miydi, doktor oluşunun verdiği ayrıcalık ve ağırlık mıydı bilemiyorum, bu hocamız çok sessiz, az konuşan, vakur bir insandı. Ebu Davud’un şerhini okutuyordu ders dışı faaliyet olarak ve ben de o derslere katılıyordum. Yağmurlu bir gün okula giderken kendisini Setbaşı Durağı’nda, ayağında Sümerbank ayakkabılarıyla, elinde şemsiyesiyle görmüştüm ve boğazıma bir şeyler düğümlenmişti. Böyle ilim irfan sahibi insanlar otobüs duraklarında bekleye dursun, ne servis, ne özel araç, hiç yakışıyor muydu? O günler biz okula intisap etmeden hayatını kaybeden Yusuf Bahri Çağırgan hocanın da yetersiz beslenmeden mütevellit bir hastalıktan öldüğünü duyuyorduk. Bu ikisi birleşince, biraz da kendi yaşadığımız gariplik ve sefaletler beni duygulandırmıştı.
O özel derslerden çok şey öğrendiğimiz kanısındayım.

Mahmut Kanık Fransızca hocamızdı. İleri sınıflarda edebiyat derslerimize de geldi. Her derse elinde, cebinde ya da çantasında kitaplarla gelirdi. Okumamızı istediği nitelikli kitaplardı bunlar. O da bizim gibi Emirsultan’da otururdu. Yeşil’deki Menzil Kitabevi yolumuzun üzerindeydi. Mustafa Armağan orda tezgâhtarlık yapıyordu. Bu iki güzel insan sayesinde yeni yayınları izliyor, bulduğumuz üç beş kuruşu hemen kitaba verip ediniyor, bol bol kitap okuyorduk. Menzil Kitabevi eli kalem tutan entelektüellerin uğrak yeriydi aynı zamanda. Arka tarafta küçük bir bölüm vardı. Orda her zaman sohbet eden, derin konulara dalan, sanat-edebiyat konuşan insanlara rastlamak mümkündü. Eğer bu insanların sayısı oraya sığmayacak kadar çoğalırsa Yeşil Cami’nin Bursa ovasına bakan tarafındaki muhteşem manzaralı çay bahçesine geçerler, orada bir ya da iki masa etrafında toplanır, sohbeti çaya katık ederlerdi. Bursa’da çıkan yerel bir gazete olan Bursa Marmara Gazetesi’nin eki olarak çıkarılan Bursa’da Sanat Edebiyat dergisi bu mekânlarda bir araya gelen can dostların ve dostlukların eseriydi. Bu dergi maceramızın o sabırsızlıkla bekleyişleri, ilk çıktığında içimizde yarattığı heyecan, heyecanın sevgiye, sevginin aşka, aşkın güzel dostluklara ve bütün bunların o tipo baskılı derginin ilk mürekkep kokusuna karıştığı anıları asla unutamam.

Mahmut Kanık’la Emirsultan’ın o yer iskemlelerinde sohbetler asla unutulamaz. Biz birkaç kişi otururken bir yerden gelirdi ve sanki saatlerce aramızdaymış ve orda süren bir sohbet varmış gibi girerdi söze. Onun gerek derslerde peltek konuşmasına, Türkçeyi düzgün kullanma kaygısının yol açtığı biraz tutuk ve seçici konuşmalarına hayrandım.
Bir defasında özenerek yazdığım bir sözüm ona öyküyü çok beğenmiş ve Ömer Faruk Ergezen’le birlikte, öyküyü hocaya göstermek için evinin yolunu tutmuştuk. Öyküyü beğeneceğini, bana beni motive edecek sözler söyleyeceğini, övgülerde bulunacağını bekliyordum doğrusu. Saat gecenin onlarıydı sanırım. Hoca bir eline sayfaları aldı, öteki eline bir kalem aldı ve burası böyle, şurası şöyle, bu sözcük burada doğru kullanılmış mı bakalım, şu bu derken öykümü adeta kelimenin tam anlamıyla “kuş”a çevirmişti. Artık ben öykümün kaale alınmasından, yayımlanmasından çoktan vaz geçmiştim. Yeter ki hoca yakamızı bıraksa da evimize gidebilsek diyordum. Öykü yazma maceram o gün başlamıştı ve orada sona ermişti. Keşke azcık kayda değer bir şeyler bulup beni yüreklendirseydi. Ama ne ki hocanın da eleştirmede en iyi örneği rahmetli Cahit Zarifoğlu’ydu. O da Mavera’nın sondan başa doğru okunmasına sebep olan o müthiş şiir eleştirilerinde çok acımasızdı, bilenler bilir.
Mahmut Kanık’a olan sevgim-saygım ve bağlılığım bu yazının sınırlarını aşar. Bana ve benim gibi sayısız insana yaptıklarından ötürü kendisine minnet ve şükranlarımı sunarım. O bize hoca oldu ama biz ona öğrenci olamadık. Onu tanıyanlar sadece onun Türkçeye kazandırdığı eserleri okusalar entelektüel kişiliklerinin oluşumuna en büyük katkıyı yapmış olurlar bence.

Mustafa Kara ve A.Saim Kılavuz sanırım o zamanlar Çekirge’de Lamii Çelebi Camii’nin arkasında bir apartmanda komşu olarak otururlardı. Evlerine gitmişliğimiz vardır.”Çocuklar, karnınız aç mı” diye sorar hoca. Biz de ık mık eder,zoraki  “evet”  dersek, ”bakalım dolapta ne var ne yok” der ve ne varsa onu ortaya çıkarır, biz de karnımızı doyururduk.. Dersleri de,sohbetleri de doyumsuzdu hocalarımızın. Nurettin Topçu’nun “Taşralı” adlı hikâye kitabını Mustafa Kara hocamızın tavsiyesiyle okumuştum. Kitabı okuduğumu kendisine söylediğimde memnuniyetten gözlerinin içi gülüyordu.
Okul bitince İstanbul’a tayinim çıktı ve ben İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünden sonra Mustafa beyin kardeşi İsmail Kara’ya gitmiş, okulun yerinin nerde olduğunu, oraya nasıl gidebileceğimi sormuştum. Kendisi bana Sarıyer’i, oraya giden 25 numaralı otobüsü tarif etmiş,  bir de bir isim vermişti. ”Şeyhim” dediği Salih Dane. İşte öyle başlayan ilişkimiz çeyrek asrı aşkın zamandır sürmekte. Çalışmaları da, eserleri de, yaşam tarzları da, yürekleri de güzel, birbirinden güzel insanlar. Sizleri tanımış olmak, sizlerin feyzinden yeterince yararlanamasak da, deryadan bir katre de olsa nasiplenmiş olmak ne güzel!

Erol Ayyıldız, kırmızımtırak (nur yüzlü) çehreli, müeddep, muhteşem bir hocamızdı. Arapçadan Türkçeye çevirmeye çalıştığımız her ifade için “Çocuklar, güzel Türkçemizde bunu nasıl ifade ederiz” diye sınıfa sorardı. Sık sık Arapça örneklerini Fransızca ile takviye eder, yabancı dili İngilizce olanların hışmına uğrardı.

Arapçaya bir ara Akif Köten hocamız geldi. Dersi anlatmak için adeta kasılıyor, uğraşıyor, çok yoruluyordu. Bir ara bizi evine davet etmişti. Sarıyer’de öğretmenliğe başladığımda ev bulma zorluğu yaşıyordum. Dokuz ay orada burada idare etmiştim, çocuklar köyde babamların yanında kalıyorlardı. İlgisizlikten ilk çocuğumuz Zeynep 22 aylıkken hayata veda etmiş, bizleri acılara boğmuştu. İşte o zamanlar Akif hocamız Bursa’dan İstinye’deki hemşerilerine emrivaki yaparak bana ev buldurtmuştu. Bu ve benzeri olayları biz de çok yaşadık hayatımızda. Öğrencimizle öğretmen öğrenci ilişkimiz bitince peşini bırakmıyor, elimizden geldiğince her şeyleriyle ilgileniyorduk. Bu da bize o güzide hocalarımızdan miras kaldı sanırım.

Abdurrahman Çetin Kur’an-ı Kerim dersimize geliyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ihtiyaçlı öğrencilere burs vereceğini duymuş ve başvurmuştuk. Bursa müftüsü ile birlikte başvuran öğrencileri sınav yapıyorlardı. Benim sıram gelince içeri girdim ve Bursa müftüsü Fazlı Can bana “oku bakalım bize bir Karia Suresi. Şöyle meharici hurufa, tecvit kurallarına uygun bir şekilde “ dedi. Ben de  okudum. Bana hiçbir şey söylemeden hocamıza döndü ve daha ben ordayken “bu çocuklar neden Kur’an okuyamıyorlar” demişti. Artık bursu kaybettiğine mi yanarsın, rezilliğine mi utanırsın. Perişan bir halde çıkıvermiştim sınavdan.

Sarıyer İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenliğe başladıktan sonra 1984 yılında yazın Hizmet içi Eğitim Kursu olarak Giresun’a üç haftalık Kur’an-ı Kerim Kursu için gitmiştim. Abdurrahman Çetin hocamın da oraya hoca olarak geldiğini görmüş ve çok sevinmiştim. Akşam odasına kendisini ziyarete gittiğimde baktım hoca piknik tüpünün üzerinde tütün kavuruyor. Meğer hoca iyi bir sigara tiryakisiymiş o zamanlar. Ben dört yıllık talebeliğim süresince kendisini hiç sigara içerken görmemiştim. Hâlbuki Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenciler bile hocaların yanında sigara içerlerdi. Hoca şaşkınlığımı görünce bana : “Hayri. Sen belki de benim sigara içtiğimi bilmiyordun. Ben öğrencilerin yanında içmem. Kötü örnek olmamak için” demişti. Ben de bu illete müptela birisi olarak yıllarca bu hassasiyeti gösterdim.

12 Eylül önceleri başladığımız hocalarımızla ev sohbetleri hiç unutulmayacak güzelliklerdi. Bu ev sohbetlerimizin mimarı değerli dostum Ömer Faruk Ergezen’di. İyi bir organizatördü ve iyi de yemek yapardı. Sohbetler yemekli olunca da tadı bir başka oluyordu. Şimdilerde ülkemizde çıkan sayılı edebiyat dergilerinin belki de başında gelen Hece Dergisi’nin sahipliğini yapıyor. Hani derler ya “adam olacak çocuk…” Ömer Faruk işte o adam olacak çocuklardandı.12 Eylül Darbesi olunca biz de artık evlerde toplanmaya korkar olduk ve bu güzel toplantılarımızı dış mekânlarda yapmaya başlamıştık. Bu toplantılardan birini de şimdiki İlahiyat Fakültesi’nin bulunduğu o zamanki arsasında yapmıştık. Süleyman Uludağ,  Fazlurrahman’ın İslam adlı eserini okuyup gelmemizi söylemişti. Biz de almış okumuştuk.  Kim ne kadar okuyabildiyse elbette.

Osman Çetin Medeniyet Tarihi dersine geliyordu. Gözlüklerinin altından çok tatlı bir gülüşü vardı hocamızın. Onun derslerinden aklımda kalan anekdotları yıllarca sınıflarda anlatmışımdır.
Hayati Hökelekli felsefe derslerine gelirdi. Oldukça sıkıcı olan bu dersi ilgiyle, dikkatle izlememizi sağlardı. İslam felsefesi ve batı felsefesini karşılaştırmalı olarak görüyorduk. Felsefeyi bize sevdirdiğini söylemem gerekir.
Mustafa Öcal ölçme ve değerlendirme dersine geliyordu..Çok çalışkan bir hocamızdı.Ders anlatışına bayılırdım.

Mezuniyet tezimi Mustafa Öcal’dan pedagojik konulardan almak için başvurduğumda kendisi beni biraz refüze etmişti. Eğitim üzerine ne okudun? Bu konuya ne kadar ilgilisin gibi biraz da eleştiren, hafife alan bir tarzda ne kadar ciddi olduğumu denemeye kalkınca ben de gittim Mahmut Kanık’tan tez almak üzere başvurdum. Hemen kabul etti. Bana Türk Edebiyatında Roman konusunu verdi. Allah için, çok çalıştım. Bu tez olayını nerdeyse bir mastır tezi ya da doktora tezi gibi ciddiye alarak çalıştım. Literatürü araştırdım. Bu konuda ne kadar ulaşabildiğim kaynak varsa edinmeye çalıştım. A.H.Tanpınar’dan Fethi Naci’ye, N.S.Banarlı’dan Ahmet Kabaklı’ya oldukça geniş bir bibliyografyayı tarayarak, tezimi kurgulayarak hazırladım ve teslim ettim. O tez çalışması bana çok şey kazandırdı diyebilirim. Hocam da yardımlarını hiç esirgemedi, ilgilendi, yönlendirdi, ulaşamadığım kaynakları edinmeme yardımcı oldu. Bu tez serüvenimde ortaya çıkan bazı makalelerim Bursa’da Sanat Edebiyat dergisinde de yayımlanıyordu. Emirsultan’da Nazır Özsöz ve rahmetli Muzaffer Terzi ağabeylerin büfesinden gazeteyi alır almaz içine bakardım. Eğer dergi varsa ekinde hemen sayfaları çevirir,  kendi yazımın çıkıp çıkmadığına bakardım. Eğer çıkmışsa önce kendi yazımı okur, yapılmış olan baskı ve mürettip hatalarına hayıflanarak ve yazımın yayımlanmış olmasına gururlanarak, o farklı mürekkep kokusunu soluyarak okurdum.
 Mustafa Öcal ve Mahmut Kanık, imza attıkları çalışmalara bakılırsa benim gibi birçok öğrencilerinin ve takipçilerinin nazarında birer ordinaryüs profesördürler.
Mahmut Denizkuşları hadis derslerine gelirdi. Onun bize ezberlettiği hadisi şerifler için her zaman dua etmişimdir.
Hamdi Döndüren hem fıkıhçı, hem hukukçu kimliğiyle, özellikle İnkılâp Tarihi derslerini çok zevkli hale getirirdi. Mavi mavi derin bakışlarını, yüzüne yayılan tatlı tebessümünü kullanırdı daha çok anlatmak istediklerini anlatmak için.

Mustafa Öztürk, ağzı Kur’an okumak için yaratılmış güzel insan! Babacan insan… Süzgün bakışlarıyla insanın kalbine nüfuz eden sevgili hocamız. Kendisi, biz İzmit İmam-Hatip Lisesi birinci sınıfında öğrenciyken orda öğretmen ve müdür yardımcısıydı. Havalı bir Rus motosikleti vardı. Belki onun için, belki uzun boyu, vakur duruşu nedeniyle lakabı “astronot”tu. İzmir’de müdürlük yaptığı yıllarda satın aldığı Murat 124 arabasını çok seviyordu. Yıllar sonra otomotiv işi yapan öğrencileri onu yeni bir araba almaya ve bu arabayı elden çıkarmaya hem onu hem ailesini zor ikna etmişlerdi. O araba adeta onun aile bireylerinden biri haline gelmişti.
Hüseyin Algül, İslam Tarihi ve Peygamberimizin hayatını yürekten anlatırdı. Kaşının biri illa ki yukarda, eli sık sık sağa sola açılarak ve öğrencilerinin ruhlarına nüfuz ederek anlatırdı derslerini. Öğretmen olduktan sonra düzenlediğimiz ilk umre seyahatimizle ilgili bir yazı yazmam gerektiğinde onun umre günlüğünden kopya çektiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü aynı olayları yaşamış, aynı ziyaretleri yaşamış, aynı duyguları hissetmiştik ve bunu en güzel o anlatmıştı. Ben de 1986’da yaptığımız umre ile ilgili anı yazımı yazarken onun okul yıllığındaki yazısından çok yararlanmıştım.
İbrahim Çelik mezhepler tarihi seçmeli dersimize geliyordu. En ön tarafta Nuri Genç adlı arkadaşımız oturuyordu. Elli yaşını aşkın olan bu arkadaşımızın tarafına bakmaya adeta çekiniyordu.

Birbirinden değerli, güzide hocalarımızı, onlarla ilgili tatlı anılarımızı anlatmaya kalksam , değil böyle bir yazıyı, bir kitap boyutunu aşar.

 

12 EYLÜL 1980

 

12 Eylül sonrası korkulu günlerdi. Yıllardır biriktirdiğim L’Express Dergisi’nin sayılarını, Sebil Dergisi koleksiyonlarımı ve daha neleri kese kâğıdı imalatı yapan arkadaşımız Halit Özkalender’e satmıştım. Çünkü ev sahibiyle aramız iyi değildi. Bizi evinden çıkarmak istiyordu. Yurtdışından gelen L’Experess Dergisi şikâyet için iyi bir fırsattı birileri için. Dünyaca ünlü bir derginin adresinize geliyor olması elbette korkulacak bir şey değildi; ama bunu anlatacak birini bulabilmek için en az üç ay sorgusuz sualsiz içerde tutuyorlardı. Daha sonraki yıllarda izlediğim Eve Dönüş filmi bana o günleri anımsattı. Aynı işkenceleri biz de yaşayabilirdik.

Darbe öncesi her gün olaylar oluyordu. Sık sık silah sesleri duyulur, kurtarılmış bölgelere kimse girip çıkamazdı. Emirsultan civarı daha çok dindar kesimin çoğunlukta yaşadığı bir semtti. Musababa civarı ülkücülerin, Teleferik semtiyse solcuların kurtarılmış bölgeleriydi. Biz de o sıralar Işık Sokak’ta oturuyorduk. Işık Sokak tam da arada ve sırt bir yerdi. Sık sık silah takırtıları duyardık. Bazen kurşunların yakınımızdan cıv cıv sesleriyle geçtiği olurdu. Emirsultan kabristanlığı Bursa’nın en çok rağbet edilen mezarlığı olduğundan siyasi şova dönüşen cenaze törenleri, mitinge dönüşen cenaze merasimleri olurdu.

Olaylara en az karışan okul bizim okulumuzdu. Bir cuma günü sabah okula geldiğimizde baktık ki kapıyı iri yarma, sakallı birsi tutmuş, kimseyi içeri koymuyor. Meğer okulda boykot varmış. Biz de “Yahu biz bu okulda öğrenciyiz. Neyin boykotu bu? Kim yapıyor? Neden bizim haberimiz yok? Demeye kalmadan adam zinciri çözdüğü gibi üzerimize yürümüştü. Biz de gerileyerek hemen otobüse bindik ve oradan uzaklaştık. İzmit’e ailemizi ziyarete gitmek için iyi bir fırsat olmuştu doğrusu. Zaman zaman ülkücü ve akıncıların fanatiklerinin hırgürlerine tanık oluyorduk. Ama darbe öncesi bizim okulumuzda kayda değer hiç bir olay olmamıştı denilebilir.

12 Eylül’ün ne olup ne olmadığını o günler Mehmet Ali Birant’ın “12 Eylül Saat 04.00” adlı kitabıyla öğrenmeye çalışıyorduk.

12 Eylül darbesinin bizim BYİE’ de en belirgin sonuçlarından biri de normal liselerde olduğu gibi sabahları düzenli sıra olup İstiklal Marşı söylemek olmuştu.

1979’da İran’da devrim oldu. Rusya Afganistan’a girdi. Türkiye anarşi ve terörün tırmanışını ve ardından darbeyi yaşadı. Her biri başlı başına konular bunlar elbette. Biz bu olayları da, sonuçlarını da, sıkıntılarını da yaşadık. Burada bu kadar değinmeyi yeterli görüyorum. Sadece o günleri yaşamış olanlara hatırlatmak için.

 

YOKSULLUĞU YAŞAMIŞ OLMAK

 

Yoksulluğu yaşamış olmak bence bir şanstır. Bizler yoksul çocuklarıydık. Bursa’ya okumaya gitmiştik; ama ne bizi oraya gönderen vardı, ne de ardımızdan bakabilecek kimse vardı. Kredi ve yurtlar kurumundan kazandığımız kredi ile bir el arabası, bir terazi, mısır kebap yapacak mangal ve bir de kestane kebap yapmaya yarayan mangal satın almıştık. Bazen Setbaşı Köprüsü’nün ayağında mısır kebap yapıyorduk, bazen kestane kebap yapıyorduk. İkisi de zor işti doğrusu. Pişirilince satılması gerekiyordu. Müşteri olmayınca soğuyor ve satılmıyordu. Zabıtalar da bizi kovalıyor, bazen arabamıza, terazimize el koyuyorlardı. Onlarla kovalamaca oynuyorduk. Akşama arabamızı muhafaza edebileceğimiz bir yer de yoktu. Emirsultan Camii’nin avlusunda bir yere kilitleyip bırakıyorduk. Pişirilip de satılamayan kestaneleri eve götürüyor, evdekilere ziyafet çekiyorduk. Evimiz kiraydı elbette. En kötü ve oturulamayacak evlerde bizler oturuyorduk. Kelimeleri çoğul yazmamın nedeni birçok arkadaşımızın aynı durumda olmasını anlatmak içindir. Mehmet adlı Düzceli bir arkadaşımızın evinde siyah beyaz Nordmende marka bir televizyon vardı. Bunu hayal ediyordum da, ne kadar güzel bir şey diye düşünüyordum. İnsanın evinde bir televizyon olması. Arada haber izlemek, dizi film izlemek… Hâlbuki o zamanlar tek kanal siyah-beyaz TV vardı ve o da günde belli bir saat yayın yapıyordu. Hiç bir yerden gelirimiz yoktu. Köyümüzün imamı olan Halit Karaaslan zaman zaman köyden bize harçlık tedarik ederdi. O da ramazandan ramazana olurdu, fitre zekât vs. Anamız babamız sağdı ama bize yardım edecek durumları yoktu. Hiç bir zaman da olmadı. Ta başından beri. Ortaokula ailemden gizli gitmiştim ve okul hayatım hep böyle sürmüştü. Arada köye giderken havlu vs götürüyordum satmak için. Önceleri eş dost yardım etmek amacıyla alıyorlardı ama daha sonra onlar da almaz olmuşlardı. Ben de hep gidiyor, valizimi açıyordum ve kahvede oturuyordum. Bir gün Hacı İsmet ağabey diye bir zat bana dedi ki: ”orda ne kadar havlu varsa tutarını hesapla, götür onları bizim eve bırak, gel benden parasını al. Bir daha da buraya havlu getirme.” Öyle de yapmıştım. O zaman anlayamamıştım ama daha sonra anladım ki adam her gün bakıyor ki orda oturuyorum, alan yok soran yok. Başka yerlere de götürmüyorum. Bu işi beceremediğimi düşünmüş olmalı ki bana öyle demişti. Çoktan ölmüş olan o hacı amcaya Allah rahmet eylesin. Bizim gibi nice genç onun gibiler sayesinde okuduk ve topluma karıştık.

Bir ara kasetçilik yaptım. Necmeddin Nursaçan’ın, Fethullah Gülen Hoca efendi’nin, Timurtaş Hoca’nın, Abdussamed’in, Mustafa İsmail’in kasetlerini satıyordum. Ticaretten anlayan birisi olsaydım şarkı, türkü, arabesk kasetleri satardım herhalde! Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslim Gürses, İbrahim Tatlıses… Ama nerde bizde o ticaret yeteneği!

 

ADAM OLMA ÇABALARIMIZ

 

Elimize çok az para geçiyor ya da hiç geçmiyordu; ama gene de bulduğumuz üç beş kuruşu kitaba veriyor, dergilere abone oluyorduk. Türkiye’de ne kadar okunmaya değer dergi çıkıyorsa hepsini almaya, okumaya, izlemeye çalışıyorduk. Milliyet Sanat, Yazko, Hareket, Mavera, Edebiyat, Yönelişler, Aylık Dergi…

Zaten şimdiki gibi dergi çıkarmak kolay değildi ve önüne gelen “dergi” çıkar(a)mıyordu.

Başka hiçbir okulu kazanamadığımız için biraz da mecburiyetten gittiğimiz Bursa Yüksek İslam Enstitüsü’nün gerçek bir ilim ve irfan yuvası, sevgi, saygı, dayanışma ortamı olduğunu anlamıştık.”Üniversiteli” olmayı herkesin çok farklı, birbirinden çok çarpık anladığı çağımızda bizim okulumuz gerçekten ilim ve irfan yuvasıydı. Sevgili hocamız Mahmut Kanık bize: ”Doğu klasiklerini, batı klasiklerini ve Türk klasiklerini baştan sona okumadan, günümüzün iyi bir izleyicisi olmadan aydın olamazsınız” diyordu. Buna insan ömrü yetmezdi. Ama bu işin nasıl olacağını da öğrendik onlardan ve bunu yapmaya çalıştık. Bugün gözlerim artık iyi görmez olduğu ve çok zorlandığım halde hala fena sayılmaz bir okuyucuyum sanırım. Bu ülkede, hayatında hiç kitap okumayan, hiç sinemaya gitmeyen, tiyatronun yolunu bilmeyen, hayatında müziğe, konsere, şiire, romana, öyküye hiç gereksinim duymayan, tek aktivitesi maç izlemek olan ve koca koca makamları işgal eden bir sürü “başsız adam”lar var. Hala en iyi arkadaşlarımız kitaplarsa ve hayatı tanımaya, anlamaya, güzel yaşamaya, olayları doğru yorumlamaya bir gayretimiz varsa bunu da o güzel hocalarımıza borçluyuz.

Okul bitip de Bursa’dan ayrıldığımda sızım sızım ağladığımı hatırlıyorum. Okulumuz bize çok şey verdi. Bizi görevimizi en güzel şekilde yapmaya motive etti. Her köye gittiğimizde köy camiimizde vaaz etmeye, cuma, teravih namazı kıldırmaya, müezzinlik yapmaya çalışırdık. Meslek hayatımız boyunca öğrencilerimizle her yönüyle ilgilenmeye çalıştık. İhtiyacı olanlara yardım sağlamak, burs temin etmek, evlenemeyenlere yardımcı olmak, evlenenlerin davetlerine katılmak, çocukları olduğunda ziyaret etmek, anası babası ölenlerin cenazelerine katılmaya çalışmak gibi sosyal sorumluluklarımızı hep yerine getirmeye çalıştık. Neler yapabildiysek okulumuzun bize verdiği aşk, şevk ve görev sevgisiyle yaptık. Neleri yapamadıysak da ya kendimizi işimize gereğinden belki fazla vermemizden, biraz da köylü çocuğu olmamızdan yapamadık. Ama elimizden geleni yapmaya çalıştık. İyi ki başka bir okula gitmedik de imam hatip lisesine gittik… İyi ki başka okul kazanamadık da Bursa Yüksek İslam Enstitüsü’ne gittik. Son sınıfta haziran döneminde mezun olmasaydım, en az bir dersten ikmale kalmış olsaydım  Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olarak diploma alacaktım. İyi ki sınıfı doğrudan geçtim ve son Yüksek İslam Enstitüsü mezunu olma onuruna sahip oldum diyorum.

Bursa’nın tarihi mekânları, kaplıca hamamları, Uludağ’ı, Uludağ’da hocalarımızla yaptığımız mezuniyet pikniği, okulda yapılan muhteşem mezuniyet gecesi, oturduğumuz evlerin sefil halleri, Yunus Vehbi Yavuz’un derslerine aralıksız devam eden Faik amca (merhum), Osmanlıca dersimize gelen Halit Aydoğdu, Emirsultan’da geçen doyumsuz ramazan akşamları, teravihleri tatlı bir şova çeviren Mehmet Hoca (merhum) ,okulumuzun yakınında bulunan Mollaarap Camii’nin muhteşem imam hatibi ve onun müthiş vaaz ve hutbeleri, Bursa Eski Eserleri Yaptırma Ve Yaşatma Derneği’nin güzel faaliyetleri, Emirsultan ve Piremir türbeleri etrafında dönen birbirinden ilginç dini davranışlar, Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nda izlediğimiz oyunlar, ”Enstitü İstanbul’a taşınacak” söylentileri ve hocaların gruplar oluşturarak Bursa’yı yeniden keşfe kalkıştıkları ziyaretler, Pöstekici Sokak’ta eski ve ahşap bir evde barınan bugünün birbirinden değerli öğrenci sakinleri… Kadir Dalca, Erdal Çakır, Ahmet Hakan Coşkun, Âdem Turan… Mahalle Cami’ini, bakkalını ve günlük hayatını şenlendiren Recep Cicili, İbrahim Taklı, Ömer Faruk Ergezenli, Salih Paylı, Mustafa Özkanlı, İbrahim Yılmazlı, Mehmet Özdemirli, Mehmet Ali Ünlülü, Mehmet Güllü, Nurettin Zayimli, İbrahim Çinarlı, Halit Özkalenderli, Mustafa Emircanlı, Talip Yıldırımlı, Hüseyin Güleçli, Mustafa Yalnızlı, Hüseyin Yalnızlı, Mehmet Akif Yazarlı Emirsultan ve Musababa mahallesi… Camide namaz kılarken cemaati, imamı ve müezzini satranç taşları gibi görmemize varan satranç tutkumuz, üç-dört günlük ekmekleri tarif etmek için Recep Cici’nin; “ Yahu diyorlar ki sana taş atana ekmek atacaksın. Doğru da böyle ekmeği her zaman nerde bulacaksın” gibi soğuk esprileri ve daha neleri neleri anlatmaya kalksak kitap olur.

Hani şu klasikleşen eski Türk sinema filmleri vardır ya. Züğürtağa, Namuslu, Banker Bilo vs. Bugünün sinema teknolojisi ve imkânları her ne kadar gelişmiş olursa olsun o eski klasiklerin yeri bir başkadır ya.. Bugünkü Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi sahip olduğu bütün modernliğe, imkânlara karşın asla o günlerin yerini tutamaz gibi geliyor bana.

 

 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder