29 Nisan 2014 Salı


 

HAYRİ BOSTAN


 

YAŞADIKLARIMIZDAN GERİYE KALAN


Çocukların sadece ve öncelikle ailenin iş gücüne katkı açısından önem taşıdığı bir köyde dünyaya geldik. Doğum tarihimi kesin olarak bilemiyorum.Kimlik kartımda 07.01.1960 olarak geçiyor;ancak bunun doğru olmadığını biliyorum.Koskoca delikanlı olduğum halde yaşım tutmadığı için ilkokulu bitirirken sorun yaşamıştım.
Kuş uçmaz-kervan geçmez diye tanımlanacak bu dağ köyünde  büyüdük Çayırlarda, ormanlarda, derelerde-tepelerde inek güderek, odun kırarak, yaprak budayarak, çayır biçerek, yük taşıyarak…

 

YAŞADIKLARIMIZDAN GERİYE KALAN


Çocukların sadece ve öncelikle ailenin iş gücüne katkı açısından önem taşıdığı bir köyde dünyaya geldik. Doğum tarihimi kesin olarak bilemiyorum.Kimlik kartımda 07.01.1960 olarak geçiyor;ancak bunun doğru olmadığını biliyorum.Koskoca delikanlı olduğum halde yaşım tutmadığı için ilkokulu bitirirken sorun yaşamıştım.
Kuş uçmaz-kervan geçmez diye tanımlanacak bu dağ köyünde  büyüdük Çayırlarda, ormanlarda, derelerde-tepelerde inek güderek, odun kırarak, yaprak budayarak, çayır biçerek, yük taşıyarak…

 

İlkokulu başarıyla bitirdim.”Birincilikle” deniyor

ya şimdi.İşte öyle.. Öğretmenim babama beni okutmasını tembihledi; ama babamın bunu yapacak imkânı yoktu. Bizim de öyle bir hayalimiz bile yoktu. Bir yıl sonra babam bizi bir fırına çırak olarak çalışmaya gönderdi. Günde yirmibin civarında ekmek pişiren bir fabrikaydı bu fırın. İşi de çok zordu. O zamanlar ahşap kasalar henüz geliştirilmemişti. Demir kasalar çok ağır oluyordu. Onları sekizerli olarak üst üste yığıyorduk. Şehre de, şehirde yaşamaya da yabancıydık. Tek bildiğimiz yer fırındı. Ayağımızda Karatenizin kara lastikleri, sırtımızda eski, eprimiş giysilerle zaten topluma çıkacak halimiz yoktu.
Aradan bir yıl gibi bir zaman geçtikten sonra yavaş yavaş sinemaya gitmeye, cadde ve sokaklarda dolaşmaya, fırının ekmek taşıyan kamyonlarının kasalarına binerek köylere gitmeye başladık.
O günlerden hiç unutmadığım bir şey, ellerinde çantaları, ya da koltuk altlarında kitapları, başlarında kasketleriyle, temiz giyimli okul çocuklarıydı. Ben de onlar gibi okula gitmeyi çok istiyordum ama bu asla gerçekleşemeyecek bir hayaldi.
Gündüzleri sinemaya gidiyor, geceleri çalışırken izlediğim filmi işçilere anlatıyordum. Sinemaya yeni yeni alıştığım günlerde Trabzon’a bir film gelmişti. Başrolde Ediz Hun ve Filiz Akın oynuyordu. Filmin adı Yuvasız Kuşlardı. İlk izlediğimde filmdeki Filiz Akın’a âşık olmuştum sanırım. Artık her gün o filme gidiyordum. Bunu öğrenen ağabeyler bana diyorlardı ki: “Neden her gün aynı filme gidiyorsun? Her gün değişik filmlere git.” Benim iç dünyamı nerden bilebilirlerdi ki! O filmde Münir Özkul’un –ki filmde kendisi kuşçuydu- Piraye Uzun’a aşık olması vardı. Piraye Uzun da gözleri görmeyen bir hanım. Bir evin ya da köşkün bahçesinde dolaşıyorlardı. Esen rüzgâr otları ve çiçekleri titretiyordu kıpır kıpır. Şimdi bir bahar rüzgârıyla titreşen otlar ve çiçekler görsem o duygularım depreşir. Hala sinemanın öncelikli hobim olması belki bundan kaynaklanıyor.
 Bu “film anlatma”lar hiç bitmiyordu. Sanki böyle anlatarak, şamata yaparak vakit daha igüzel ve daha çabuk  geçiyordu. Bazı yaşlı ustalar “Evladım. Senin kafan çok iyi çalışıyor. Sen keşke burada çalışacağına okula gitseydin” diyorlardı.
Ondan mıdır bilmiyorum, içimde bir “okula gitme arzusu” filizlenmeye başlamıştı. Yaşımın da gereği çocuksu hayallerimin coşturduğu bu düşünceler zamanla bende bir tutkuya dönüştü.

Çocukların hayallerini hiçbir imkânsızlık sınırlayamaz. Olmazları oldurur hayallerdir onlar. Gündüz okula gideceğim, geceleri fırında çalışacağım diye planlıyordum; ama ne zaman uyuyacağımı, ne zaman oynayacağımı hiç hesap edemiyordum.
Bir gün Trabzon’da Çocuk Esirgeme Kurumu’nun olduğu caddede ilkokul öğretmenimle karşılaştım. O da, ben de çok sevinmiştik. Hemen bana okula gidip gitmediğimi sordu. Ben de okul yerine fırına nasıl başladığımı, maceramı anlattım ayaküstü. Çok üzülmüştü. Bakışları mahzunlaştı. Çaresiz bakındı, düşündü… Ve bana dedi ki: “Oğlum. Senin okula gitmen gerekirdi. Fırsat hala geçmiş değil.” Cebinden bir kâğıt ve bir kalem çıkardı, okula kayıt için gerekli evrak ve belgeleri üzerine yazdı ve “al bunu. Burada yazılı ne varsa hazırla ve okula kaydol” dedi. Diploma, altı adet zarf, altı adet iadeli taahhütlü posta pulu, altı tane vesikalık resim vs.
İlkokul öğretmenimin kanıma girmesiyle içimde yepyeni fırtınalar kopmaya başlamıştı. Hayaller hayalleri kovalıyordu. Gözüme uyku girmiyordu. Ona dolduruyorum dolmuyor, buna dolduruyorum almıyordu. Bildiğim tek şey vardı, ne yapacaksam ailemden gizli yapacaktım. Çünkü onlara sorsam bana izin vermeleri imkânsızdı.
Okullara kayıt zamanı gelmişti. Fırına en yakın okul Arafiboy Atatürk Ortaokulu idi. Okula kaydolmak için gidecektim; ama oraya gitmek için uygun bir elbisem bile yoktu. Aynı giysilerle çalışıyor, aynı giysilerle dolaşıyor, aynı giysilerle uyuyorduk.
Fırının tezgâhtarı Tevfik Usta’nın çocuğu tatil dolayısıyla babasının yanına gelmişti. Rize’de ortaokulda okuduğu için onun takım elbisesi vardı. Yaşıt olduğumuz için de arkadaştık. Bir gün iş çıkışı ondan giysilerini emanet istedim ve kaydolmak için okulun yolunu tuttum. Yanımda bir veli yoktu. Elimden tutup okula götürecek kimse yoktu. Kendim tek başıma gittim; ama beni kaydetmediler. Üzgün olarak fırına döndüm ve fırının ortaklarından, herkesin “Hacı baba” dediği, rakısız sofraya oturmayan yaşlıca, uzun boylu, kerliferli bir adamdı. Beyaz hasır bir fötr şapka takardı hep. Esmer güzeli bir kızı vardı: Fırına ekmek almaya gelirdi ve bu fakir fırıncı çırağı uzaktan uzağa ona yanıktı.
Müstakbel kayınpederime durumu anlattım. Asabi Hacı baba açtı telefonu, bağırdı çağırdı, küfürler etti ve bana dedi ki “oğlum, sen git, gerekeni yapacaklar.”
Ertesi günü gittim; ama bana Trabzon Valiliğine dilekçe vermem gerektiğini, eğer dilekçem onaylanırsa beni kaydedebileceklerini söylediler. Dilekçenin ne demek olduğunu da bilmiyordum. Zaten dilekçe de denmiyordu o zamanlar. Arzuhal verecektim.
Valiliği sorarak buldum. Zağanos Paşa Köprüsü ile Atapark Köprüsü arasında, sanırım Saraybahçe denen yerde eski bir binadaydı valilik.
Orada karşılaştığım ve şimdi kim olduğunu anımsayamadığım bir tanıdığımız bana dilekçe yazmada yardımcı oldu ve içeriye verdik. Trabzon’daki okulların yeterli gelmediğini belirterek ancak Akçaabat Ortaokulu’na kaydolabileceğimi belirttiler.
Geceleri çalışıyor, sabahları bir süre uyuduktan sonra Tevfik Usta’nın oğlundan sıkıla çekine giysilerini ödünç istiyor ve yollara düşüyordum. Yılmak yoktu. Bu yola girmiştim bir kere. Akçaabat’a kaydolacaktım. Daha sonra kaydımı Arafiboy Ortaokulu’na alacaklardı. Hacı Baba öyle demişti.
Akçaabat’a gittim. Halamın oğluna rastladım ve ondan bana veli olmasını istedim. Birlikte gittik.
İlkokulu bitirdikten sonra bir yıl ara vermiş bulunduğumdan yolum gene “arzuhal”ciye düşmüştü. Akçaabat’ın öte başındaki arzuhalciye gittik ve yazdırdık arzuhalimizi. Elimizde olmayan nedenlerle bir yıl ara vermek zorunda kaldım. Bilgilerinizi ve gereğini makamınızdan saygıyla ahzederim.
Artık bütün engeller aşılmış, okula kaydımın yapılacağı an gelmişti. Yazıp çizmeye başladılar. Biz sessiz işlemlerin bitmesini ve işi olan işine (bu ben oluyordum), köylü köyüne ( o da halamın oğlu rahmetli Kemal’di) dönecekti. Ben işe yetişecektim, halamın oğlu da köye gidecekti. Köye gidecek son araba da giderse, saatlerce yol yürümesi gerekirdi.
Kaydı yapan bayan birden evrakları toparlamaya, kaydı iptal etmeye ve sinirli sinirli bana iade etmeye başladı. Başkalarının fark edemediği bir şey fark etmişti.
“Sen bu okula yazılamazsın. Sizin bağlı olduğunuz Derecik Nahiyesi’nde ortaokul açıldı”
Akçaabat’a bağlı Cevizli Köyü ve Cevizlik Köyü adlarında iki köy vardı. Cevizli Köyünün ortaokulu olmadığından oranın çocuklarını kaydediyorlardı. Ama Cevizlik Köyü’nün bağlı olduğu Derecik Nahiyesi’nde ortaokul açıldığından bizim köyün nüfusuna kayıtlı çocukları Akçaabat Ortaokuluna almıyorlardı.
Dışarı çıktık. Halamın oğlu müsaade aldı ve köyünün arabasına yetişmek üzere koşarak gitti. Akşam güneşi Karadeniz’in engin maviliklerinde batarken benim hayallerim de sönüvermişti. Bu iş olmayacaktı. Bunca engel çıktığına göre. Önce Trabzon’da çalıştığım fırına yakın olan ortaokula yazılacaktım ve fırında çalışacak, gündüzleri okula gidecektim. Olmadı, Akçaabat’a yazılacaktım ve Hacı babamızın yardımıyla kaydımı ilk fırsatta Trabzon’a aldıracaktım. Şimdi Akçaabat da olmadığına göre, Derecik Nahiyesi nere, Trabzon nere.
Yorgun, bitkin, üzgün ve hayallerim yıkılmış olarak döndüm fırına.
Fırında çalışanlar arasında benim öyküm oldukça ilgi görmeye başlamıştı. Destekçilerim artmıştı.”Yılmak yok” diyorlardı.”Sonuna kadar gitmelisin”
O gece sabaha kadar hayallerim yeniden yeşermişti. Son bir umut. Derecik’e de gidecektim.
Ertesi gün işten çıktıktan sonra Tevfik Usta’nın oğlundan son kez elbiselerini istedim ve Derecik Nahiyesi’nin yolunu tuttum.
Nahiye’de babamın bir arkadaşı vardı. Orda esnaflık yapıyordu. Ona gittim, durumu anlattım.
“Gel peşime” dedi ve düştü önüme. Çeyrek saat sürmemişti. Kaydım yapıldı, Muhammet Hafız amca imzayı attı. Artık ben bir ortaokul öğrencisiydim.
Bütün bu olanlardan ne annemin ne babamın haberi vardı. Kitap, defter, kırtasiye listesini aldım. Fırına döndüm.
Okulların açılmasına bir ay gibi bir zaman vardı. Kitaplarımı, defterlerimi aldım. Hepsini güzelce kapladım. Bir gün bir takım elbise aldım bitpazarından. Yaşıma hiç uygun olmayan, bej renkli bir takım elbiseydi. O elbisemin renginden olsa gerek, sınıfta arkadaşlarım bana doktor diyorlardı. Orta birinci sınıfta lakabım doktor olmuştu. Başka bir gün gömlek aldım. Bir başka gün ucuz bir kravat satın aldım. Eski Türk filmlerindeki gibi tahta bir bavulumuz vardı. Her şeyi ona yerleştirdim. Bir de çanta almıştım. Okul çantası. Siyah renkli. Hala her çanta alışımda tercihim siyah renktir. Belki de o günlerden kalma bir alışkanlık
Ayda beşyüzon lira maaş alıyorduk ve onar lirasını harçlık olarak harcıyor, bin lira babamıza veriyorduk. Rahmetli babacığımın ve rahmetli anacığımın sanırım en mutlu yıllarıydı o yıllar. Onlar köyde inek besliyor, tarla ekiyor, çayır biçiyorlar, çalışıyorlardı. Biz de iki kardeş fırında çalışıyor, babamıza para veriyorduk.
Ailemden gizli okula gitmekle onlara en büyük kötülüğü yapmıştım. Bütün düzenleri bozulmuştu.
Onlar da haksız sayılmazlardı. Köyümüzdeki ilkokul evimize çok uzaktı. Onun için küçük kardeşimi öğretmenin yanına vermişlerdi. Biz iki kardeş Trabzon’da fırında çalışıyorduk. Şimdi ben okula başlayınca üçüncü bir adres çıkıyordu ortaya. Üstelik nerde kalacaktım? Ne yurt vardı, ne yakın bir akraba yanlarında kalmam için. O zamanlar araba yok. Köyümüzle ortaokulun bulunduğu nahiye arası dört beş saat yaya yol.
Okulların açıldığı günün sabahı ben bavulumu hazırlarken okulların açılacağı haberlerini dinliyordum radyoda. Fırından bavulumu, çantamı yüklendim ve Derecik Nahiyesi’ne gitmek üzere yola cıktım.
 Zor koşularla fırından okulun bulunduğu Derecik’e gidip geliyordum. O zamanlar araba çok azdı. Dolmadan kalkmazlardı ve ne zaman dolacakları da hiç belli değildi. Cumartesi günü de öğleye kadar okul vardı.
Cumartesi okuldan çıkınca köyün yolunu tuttum.
Köydeki evimize adımımı attığımda hepsi şaşırmıştı? Başımda kasket, bir elimde bavul, ötekinde siyah çantam. Bu ne haldi? Yoksa itfaiyeci mi olmuştum? Ya da çöpçü mü?
Olanları ıkına sıkıla anlattım.
Babamın keyfi iyice kaçmıştı. Şimdi ne olacaktı?

Her zaman ve her durumda bizi koruyan annem gene devreye girdi ve beni teyzemin yanına verebileceğini, oradan okula gidip gelebileceğimi söyledi.
Yapacak bir şey yoktu. Olan olmuş, düzen bozulmuştu.
Ertesi gün annem beni yanına aldı ve tutuk teyzemin evinin yolunu. Teyzemin evi de nahiyeye çok uzaktı ama yapacak başka bir şey yoktu.
Annem teyzemle ne konuştu, onu nasıl razı etti, bilmiyorum. Ben orada kalmaya başladım.
Teyzemler de o zamanlar çok fakirdi. Ermenilerden kalma eski bir evleri vardı. Ev değil, itseniz yıkılacak gibi duran, eski, köhne bir hangardı adeta. İki de çocuğu vardı teyzemin. Dört kişi bir yer yatağında yatıyorlardı. Ben de gidince basit bir yer yatağında beş kişi olmuştuk!
İki yandan dışarıya açılan kapıları olan, altında inekleri için ahır olan,”aşana”denilen ve kara ateş yakılan, lastiklerle girilip çıkılan bir alan, oradan içeriye açılan bir kapı ve “kiler” denilen bir bölüm. Oradan öteye de iki kapı ile girilen iki ahşap oda. Pencereleri derin vadilere bakan bu eski Ermeni evi yılların yorgunluğuyla yıkılmaya yüz tutmuştu. Ne elektrik vardı, ne şebeke suyu, ne de eşyası. Tamtakır bir ev. Aşanada tavansız dama doğru yükselen kara ateş yanıyordu. Aydınlatma için “idare lambası” denilen, gaz yağı kullanılan bir lamba vardı. O da bir taneydi. Teyzem ahıra, ineklerin hizmetini yapmaya inince biz kara ateşin ışığında kalıyorduk. Ne kara ateş ışığı, ne de idare lambası ders çalışmaya yetmiyordu. Derslerimi gündüzleri tahta sofranın üzerinde, açık havada bitirmeye çalışıyordum. Geceleri idare lambasıyla çalıştığım zamanlar sık sık kaşlarım ve çapaklarım tutuşuyordu. İlginç bir yanık kokusu oluyordu kaşlarım ve kirpiklerim tutuştuğu zamanlar.
Teyzemin çocukları çok küçüktü. Bana rahat vermiyorlardı. Onlar da çocuk, ben de çocuktum; ama aramızda çıkan kavgalarda elbette teyzem kendi çocuklarını tutuyordu ve bana kızıyordu.
İki buçuk ay böyle sürdü. Okula yetişebilmek için sabahları koşarak gidiyorduk. Yapış yapış bir çamuru vardı bu köyün yolarının. Kara lastiklerime sarılan çamurlar birikiyor birikiyor ve koca koca parçalar halinde kopuyor, kafamdan aşağı düşüyordu koşarken.
Sık sık hasta olduğumu, bazen sınıfta, sık sık da yollarda kusuyordum. Tam bir sahipsizlik ve gurbet yaşıyordum ama bunun bilincinde olmadığım için çok da umurumda değildi.

Beni ilk gün okula yazdıran Muhammet Hafız’ın babası Eşref Hafız’ın bir tütün damı vardı. Bu tütün damlarının altında toprak bir nem odası vardır. Doğal olarak rutubetlidir. Damda kurutulan tütünlerin nemli kalması ve kuruyup kırılmaması için burada saklanırdı. Rahmetli babacığım çaresiz o Hacı Eşref Hafız amcadan bu odayı bana kiralamıştı. Üstteki dam kısmına ot, mısır sapı doldurmuşlardı. Kediler ve fareler orada kovalamaca oynuyorlardı. Sabahları bir şilte ve bir eski köy yorganından oluşan yatağımın üzeri fare pislikleriyle doluyordu. Tenekeden yapılmış “beşko” denen bir soba almışlardı bana. Bir tane alüminyum çaydanlık. O sobada sabahları bir miktar su ısıtıyordum, o suyun bir kısmıyla elimi yüzümü yıkıyordum, kalanına bir miktar çay katıp bir parça ekmek, birkaç tane zeytinle kahvaltı ederek okula gidiyordum. Bu satırları okuyanlar “acaba neden bu çocuğa en azından bir piknik tüpü almamışlardı” diye düşünebilirler. O zamanlar tüp ya yoktu ya da yaygın değildi. Ben tüp denilen nesneyi ilk kez halamın evinde görmüştüm. Halamın kocası Hacı Osman enişte yeniliklere çok meraklı, hali vakti de yerinde bir insandı. Evine bir tüplü lamba düzeneği almıştı. Ama bu lamba çoklarının bildiği lüks lambalarından farklıydı. Üzerine monte edilen uzun bir borunun tepesine yerleştirilmiş lamba yanınca her tarafı aydınlatıyordu.
Ben şimdiki ilköğretimlerin altıncı sınıfı sayılan orta birinci sınıfta bir öğrenciydim.
Barınağımda ne bir sandalye, ne masa ne de bunlara benzer bir şey vardı. Hiçbir şey ne demekse benim evimde de o vardı. Daha sonraları rahmetli babam bana bir masa yapmıştı; ama oldukça ilginç bir masaydı doğrusu. Duman isinden simsiyah olmuş eski tavan tahtalarından çatılmış, altında bir de kitaplarımı koyacak bölümü olan, çok acemice yapılmış bir masaydı ama bana yıllarca masalık yaptı. Keşke o masayı saklayabilseydim. Orta birinci sınıfta sahip olduğum bu garip masama orta üçüncü sınıfta tuğla ocaklarında, fırınlarda, inşaatlarda çalışarak biriktirdiğim harçlıklarımın bir kısmıyla bir de sandalye almıştım. Otuz beş lira para verdiğim bu sandalyem de uzun yıllar bana hizmet etti. Sadece bana değil, evimizde yaşayan herkese hizmet etti o sandalye. Çünkü evimizde başka sandalye yoktu. Hemen bitişlikte rahmetli Eşref Hafızın oğlu rahmetli Ali amcanın evi vardı. Onlar benimle ilgileniyorlardı. Ya yemek gönderiyorlardı, ya da eve davet ediyorlardı. Oğullarıyla da sıkı arkadaştık.
Okuldan evime dönerken yolardan, derelerden çalı çırpı topluyordum. Teneke sobamı yakıp çay suyumu kaynatmak için. Sabahları.
O sene çok kar yağmıştı. Dışarıdaki karın yüksekliği arttıkça ben Beşkomu daha az yakıyordum. Daha fazla soğuk olursa darda kalmayayım diye. Şimdi o günlerden kalma siyah beyaz fotoğraflara bakıyorum da içim bir hoş oluyor.
Hafta sonları, cumartesi öğleden sonraları Trabzon’a, çalıştığım fırına gidiyordum. Ben gidince destekçilerimden birileri izin yapıyor ve benim çalışıp yevmiye kazanmamı, harçlık doğrultmamı sağlıyorlardı.
Hafta sonları fırında çalışarak biraz para biriktirmiştim. Uzunsokak’ta bir dükkânın vitrininde Lubitel2 marka bir fotoğraf makinesi vardı. Bütün hayalim para biriktirip o makineyi almaktı. Yukardan bakıyordun v karşıdaki objeyi görüyordun. Bu makineye vurgunluğumu öğrenen fırının hamurkârı bir usta dedi ki “      bende o makineden var. Ben onu sana yüzeli liraya veririm” Yüz elli lirayı tamamladığım gün gittim ve o makineyi aldım.
Bu makine benim hayatımda bir dönüm noktası olmuştu. O zamanlar oralarda, köylerde kimsede makine yoktu. Kızlar, gelinler, teyzeler bana fotoğraf çektiriyorlardı. Onları götürüyor, banyo ettiriyor ve onlara götürüyordum. Altı dokuz iki buçuk lira, kartpostal boyu dört lira.
İyi para kazanmaya başlamıştım. Kimseye ihtiyacım kalmamıştı. İstediğimi alıyor, istediğim yemeği yiyordum. Hatta bir keresinde babama yüz lira para lazım olmuştu ve “bende var” demiş, çıkarıp vermiştim. Çok makbule geçtiğini babamın gözlerinden anlamıştım!
Okulda iki tane öğretmen vardı. Biri müdür ve Türkçe öğretmeni. Öteki müdür yardımcısı ve matematik öğretmeni. Okul da bir apartman inşaatının bodrum katındaki karşılıklı iki dükkân yerine yapılmıştı. Girişte sağdaki dükkân orta birler, soldaki orta ikinci sınıflar. Birinci kat bir daire olmalıydı. O dairenin çocuk odası orta üçüncü sınıflar, salon müdür odası, yatak odası da müdür yardımcısının odası. O dairenin bir tuvaleti vardı ve orayı sanırım öğretmenler kullanıyorlardı. Öğrenciler için tuvalet, lavabo yoktu. Öğrenciler hayli uzaktaki camiin şadırvanına ve tuvaletlerine giderlerdi. O cami tuvaletinin duvarlarının üzerlerinde paket paket sigaralar zulalanırdı. Acemi tiryaki adayları oralardan sigar içiyorlardı. Biz de öyle başladık.
Derecik Nahiyesi’nin adeta fotoğrafçısı olmuştum. Nahiye müdürü bir hizmet binası yaptırmıştı ve o binanın dört cepheden 18x24 fotoğraflarını bana çektirmişti. İyi de para vermişti.
Bir bakkal amca vardı. Öğle yemeklerini orada yiyordum ve deftere yazdırıyordum. O amca bana güveniyor ve veresiye veriyordu. Ben de ay sonları ya da aybaşları gelir hesabımı kapatırdım.

Çocukluğumdan beri fıtratımda bir güvenilir insan özelliği hep olmuştur. Bunun yararını da hayatım boyunca hep gördüm. İş yaptığım herkesle dost oldum. Ama bu güvenilir insan olmanın en büyük sakıncası, herkesi kendin gibi bilmenin sonucu çok kazık yedim. Bu özellik bende hala vardır. İrsi olarak sanırım çocuklarıma da geçti. Bir tespit olması açısından yazmak istiyorum: Hayatımdaki en samimi dostlarım hep benim güvenimi kötüye kullanmayanlarla kurduğum dostluklar olmuştur. Hayatım boyunca hiçbir zaman “uyanık” birisi olamadım ve uyanıklarla aram hiç iyi olmadı, uyanık insanları hiç sevemedim. Ben Salaklar Derneği’ne üye olma potansiyeline sahip keşfedilememiş bir insanım. Bundan hiç şikâyetçi de değilim. Tabir yerindeyse “iyi niyetli, saf bir insanım, ama aptal değilim” diye tanımlayabilirim. Hem saf hem aptal olabilseydim sorun olmazdı. Kendime yapılan haksızlıkları görmez, her defasında aynı durumlara düşer, bundan da yakınmazdım. Belki öyle olsaydı daha çok sevilen birisi olabilirdim.
Spontane, her zaman doğal olan ve yapmacıktan hoşlanmayan, yapmacıkta başarısız, olduğu gibi görünen ve göründüğü gibi olan, içine atmayan, neşeli, hayatı seven, dostlukları önemseyen, hatıralarına bağlı bir insanım. Hayatımdaki bütün güzellikleri ben bu kişilik özelliklerime borçluyum. Kısacası sevenim de sevmeyenim de çoktur.
Abim Trabzon’da fırında çalışıyordu. Küçük kardeşim köy öğretmeninin lojmanında öğretmenle kalıyordu. Ailemiz dağılmıştı. Babam bu duruma üzülüyordu. Ve sevgili rahmetli babacığım, çok insanın kolay kolay başaramayacağı, hayatının en büyük eylemini yaptı. İzmit’e, teyzemlerin yanına gitti ve oradan bir yer aldı. İyi bir alışveriş olmadı yaptığı; hatta aldatılmıştı. Ama kendim için açıklamaya çalıştığım kişilik özelliklerine daha güçlü bir şekilde sahip olan rahmetli cennetmekân babacığım, insanlara olan güveni yüzünden aldatıldı. Sıkıntılara düştü. O olayların ayrıntısına girmek istemiyorum; ama bizi o ıssız dağ köyünden çıkarıp İzmit’e getirmekle yapabileceği en büyük iyiliği, en büyük devrimi yapmıştı.
Yağmurlu bir günde halamın eşi Hacı Osman amcanın kamyonuna doluştuk. İnekler bir katta, eşyalar üstte, bizler ineklerin arasında, annem babam şoför mahallinde Trabzon’dan İzmit’e hicret ettik. Tarih 23 Nisan 1972.

Babam köyden ayrılırken köpeğimizi köyde bırakmıştı. O gün şöyle demişti:”Keşke köpek olsaydım da bir gözüm de kör olsaydı!” Kolay olmamıştı. Doğup büyüdüğü memleketini terk ediyordu. Ölü ya da diri ne kadar akrabamız varsa orada kalıyor, biz oralardan koparak, sonunun ne olacağını asla bilemeyeceğimiz bir maceraya doğru yola çıkıyorduk. Biz çocuklar, ne hayaller kuruyorduk! Çocukluğumuz Trabzon’un dağlık kayalık yerlerinde geçmişti. İzmit, duyduğumuz ya da bize anlatıldığı kadarıyla düzlük yerlerdi. Oralarda ata bineceğimi, düz ekin tarlalarında yeldire yeldire at koşturacağımı hayal ediyordum. Her şey çok güzel olacakmış gibi bir his vardı içimizde.

Hiçbir şey hayal ettiğimiz ya da umduğumuz gibi olmadı. Ama yıllar yılları kovaladı. Ortaokul bitti. Devlet yatılı sınavlarına girmiştik. İzmit İmam-Hatip Lisesi’ni kazanmıştım. Lise üçüncü sınıfa kadar devlet yatılı okudum. O zamanlar devlet yatılı okuyabilmek için en az okuduğumuz yıl kadar zorunlu hizmet yapacağımıza dair belge imzalıyorduk. Daha sonraki yıllar devlet bu şartı kaldırdı. Çünkü bu aynı zamanda iş garantisi demekti. Mezun sayısı arttıkça devlet her okul bitirene iş veremez duruma geldi ve bu şartı da kaldırdı.
Lise üçüncü sınıfta, aileme ekonomik katkı sağlamak amacıyla devlet yatılılıktan ayrıldım ve köyümüzde bir bakkal devraldım.
 Bakkalın levhasını arkadaşıma yazdırmıştım. Muhsin Ocaklı’ya. O şimdi iyi bir serigrafi ustası. Okuldan çıkınca bakkala geliyordum ve rahmetli babam eve gidiyordu. Ben devam ediyordum. Gece bakkalı kapatıyor ve içerde, buzdolabının arkasına koyduğum tek kişilik divanda uyuyordum. Dersimi de orda çalışıyordum. Sabahları bakkalı açıyor, etrafı temizliyor, düzenliyordum ve babam geliyor, bakkalı teslim alıyordu, ben okula gidiyordum. Öğle tatillerinde, akşam saatlerinde, cumartesi Pazar günlerinde bakkala mal almaya gidiyordum.
Zor günlerdi. Güzel günlerdi. Unutulmaz maceralardı doğrusu.
O zamanlar İzmit’te üniversite sınavı olmuyordu. En yakın yer olan Adapazarı’nda sınava girebilmek için bir gün önceden İzmit’e gelmiş, bir otelde kalmıştık. Bakırcılar Sokağı’nda bir oteldi. Sabah erkenden trene binmiş ve Adapazarı’na sınava gitmiştik. Yanlış anımsamıyorsam günlerden Cuma idi. Sınavdan çıktık ve bir camide, dışarıda, güneşin altında Cuma namazı kılmış ve İzmit’e dönmüştük.
Hiç hazırlanamamıştım. Bir tane genel yetenek test kitabı satın almıştım. Ondan da bakkalda fırsat buldukça birkaç sayfa okumuştum. Sadece o okuduğum yerden çıkan birkaç soruyu rahat yanıtladığımı hatırlıyorum. O zamanlar şimdiki gibi üniversiteye hazırlık kursları da yoktu.
İyi bir puan kazanamamıştım. Aldığım puanla belki yüksek İslam enstitülerine girebilirdim; ama onlar da mülakat sınavıyla öğrenci alıyorlardı.
Bir hocamın rehberliğinde İzmir’e gitmiştim. Orada bir hafta kalmış, bazı öğrenci evlerini ziyaret etmiştik. Dönüşte Bursa’da iki hafta bir evde kalarak Bursa Yüksek İslam Enstitüsü’nün sınavlarına hazırlanmıştık. Kendime fazla güvenmiyordum. Daha doğrusu hiç ümidim yoktu; ama ben zaten yolumu çizmiştim. Bakkal açmıştım. Ticarete devam edeceğim, ailemi de yoksulluktan kurtaracak, rahata kavuşturacaktım.
Abim Kırklareli’de askerlik yapıyordu. Ona harçlık, temiz çamaşır ve saire götürmek için iki kez Kırklareli’ye gitmiştim.Annemden babamdan habersiz gidiyordum.Çünkü izin istesem vermezlerdi.Benim de stratejim buydu.Babamın onay vermeyeceği şeyleri ona sormadan yapmak.Bir defasında İstanbul’dan Edirne’ye gitmiş,Selimiye Camii’ni ziyaret etmiş ve oradan dönerek Babaeski’den Kırklareli’ye gitmiştim.Ramazandı ve oralarda hiç oruç tutan yoktu sanki.Bana çok ilginç gelmişti bu tespitim.Bir defasında da dönüşte otobüste uyumuştum.Çünkü akşama kadar harman makinesiyle harman yapmıştık,o yorgunlukla akşam yola çıkmış,sabaha kadar Edirne’ye gitmiş,oradan Babaeski üzerinden Kırklareli’ye varmış,abimle buluşmuş,gezip dolaşmıştık.Fotoğraf çekildik,yemek yedik ve aynı yorgunlukla geri dönmüştüm.İstanbul’dan bindiğim Atan Kardeşler otobüsü beni İzmit’te uyandırmadı ve Adapazarı’na varmıştım.Bardaktan boşalırcasına bir yağmur yağıyordu.Bir taksi tutup Ankara yoluna çıktım,oradan gelen otobüse binip Kullar yol ayrımında inmiş,oradan da Kullar’a kadar yürümüştüm.Sabah namazı vakti Kullar’a varmıştım.Ne maceraydı!... Çocuklarımın böyle bir şeyi denemelerini asla istemem.

Abim askerden döndü. Bir gün bakkala geldi ve şöyle dedi:”Ben askerden geldim. İşim yok, param yok. İş buluncaya kadar bana veresiye vereceksin ve her şeyi alış fiyatından vereceksin” Ben de “Tabii abi. Lafı mı olur.” demiştim. Bu “veresiye ve alış fiyatından alma” aylarca sürmüştü. Artık bakkalın rafları boşalmış, hiçbir şey kalmamıştı. Abim para ödemiyordu. Abim olduğu  ve serde de saflık olduğu için bir şey diyemiyordum. O kadar ki evinin her ihtiyacını aldığı gibi, çikolata ve benzeri şeyleri de alıyor ve aldığı tek bir çikolatayı bile göstererek “bunun alışı ne kadar” diye soruyordu. Hesap edip söylüyordum, çantaya atıyor ve “yaz deftere” diyordu.
Maalesef abimle ilişkilerimiz hep bu minval üzere oldu. Yıllarca okudum ve bana bir defacık bir kuruş harçlık vermemiştir; ama her defasında sırtıma binmiştir. Bu yaşıma geldim, hala başımızdaki en büyük sıkıntıların en başında kendisi vardır. Fıtrat olarak sorumsuz bir insan. Deprem oldu, kardeşim, eşi ve kızı depremde enkaz altında kalarak öldüler. Ne geldi, ne de ilgilendi. Babamız hasta oldu, öldü, gelmedi. Annemiz hasta yattı, öldü, gelmedi. Çocuklarını tek tek evlendirdik. Her şeylerine amca olarak elden geldiğince koştuk, ne teşekkür etti, ne bildi. Sadece birkaç yılda bir gelir, herkesi yıkar, dağıtır, ortalığı karıştırır ve çeker gider. Yedi çocuk sahibi olduğu karısını da aynı şekilde ortada bıraktı. Yetişkin çocukları neyse de,reşit olmayan çocukları burada sahipsiz kaldı. Karısını ikna etti, anlaşmalı boşandı, nafakalarını gönderme konusunda protokol yaptılar; ama bir kez dahi göndermedi.
O böyle bir insan. Onunla ilgili yazacak daha o kadar şey var ki, onları burada açmak istemiyorum.

Orta birinci sınıfta yanlarında kaldığım teyzemlerin iki oğlu vardı. Yıllar sonra o çocuklardan biri, Hollanda’da yaşayan öteki teyzemin kızıyla evlendi. Evlilikleri hiç iyi gitmedi. Çünkü tamamen menfaat evliliğiydi. Çocuğun bütün hesabı teyzesinin kızıyla evlenerek Hollanda’ya gitmek, orada işe girmek,oturum almak, hayatını kurtarmaktı. Amacına ulaştıktan sonra, aralarında şiddetli geçimsizlikler yaşanmaya başlamıştı. Çocuğun annesi babası çocuklarının kendi güdümlerinde olmasını istiyorlardı. Çalışsın, kazansın ve birikimlerini ailesine göndersin. Kızın annesi babası da çocuğu kendi güdümlerine almaya çalışıyorlardı. Ailesiyle ilişkilerini kessin, kendilerine bağlı bir damat olsun. Bu çıkar çatışmaları sonucu boşandılar. Boşandıktan sonra çocuk gene Hollanda’ya gitti ve orada aynı işte çalışmayı sürdürdü. Ötekiler de “sen bizim kızımız sayesinde burada iş sahibi oldun. Madem boşandınız artık burada barınamazsın” diyorlardı. Aralarında sürekli tehditler, kavgalar, tacizler oluyordu.
O aralar abim de kaçak yollarla Hollanda’ya gitti. Arkasından iki oğlunu da aynı yasadışı yolarla yanına almıştı. Ama orada oturma izni olmadığı için birilerinin tavan aralarında, yer altı bodrumlarında saklanarak kaçak çalışıyorlardı. Teyze oğlunun orada oturma izni olduğu için onunla bir anlaşma yapmışlar. Bir ev kiralayacaklar, bunlar da orda barınacak, evin kirasını bunlar ödeyecek, o da oturumu sayesinde onlara yardım ve yataklık yapacak. Öyle de yaptılar; ama kısa süre sonra teyze oğlu sahip olduğu oturum sahibi olma üstünlüğünü kullanarak bunlara baskı yapmaya, bunları şikâyet ederek sınır dışı ettirmekle tehdit etmeye başlamış. Aralarında bir kavga olmuş ve nasıl olduysa teyze oğlu aldığı bir darbeyle ölmüş.
Bunlar yaşadıkları panik sonucu, bir de “elcahilü cesurun” fehvasınca cesedi ortadan kaldırmaya, izini kaybetmeye kalkışmışlar. Kafasını keserek bir yere atmışlar. Gövdesini bir kanala, kol ve bacaklarını başka yerlere atmışlar. Olayı örtbas etmek için de bir plan yapmışlar. Ortalardan kaybolan çocuğu aramalar başlamış ama bunlara soranlara “Türkiye’ye gidiyorum” dedi diyorlardı. Bu arada kendilerince kurnazlıklar düşünüyorlardı. Güya çocuk Türkiye’ye gitmiş v oradan Hollanda’daki akrabalarına mektuplar atmış. Mektupların zarfları Hollanda zarfı; ama üzerlerindeki mühürler İzmit’ten postaya atıldıklarını gösteriyor. Mektupları yazıyor, Türkiye’ye gönderiyor ve buradaki yakınları aracılığıyla postaya attırıyor. Mektuplar kendisinin el yazısıyla yazıldığı da gayet açık.
Sonunda polisin çalışmaları kısa sürede sonlandı ve cinayetten tutuklandılar. Baba ve iki oğul.
Çocuğun cesedi bulundu ve başı, bacakları olmayan, sadece bir gövde cesedi olarak Türkiye’ye gönderildi. Kıyametler koptu. Sıradan bir kavgada ölümüne neden oldukları kuzenlerinin cesedini ortadan kaldırıp kendilerini kurtarmaya çalışırken olaya akılları donduran bir vahşet boyutu katmış oldular.
Cezaevinde üçü de cinayetten hüküm giymemek için cinayeti küçük oğlunun kabullenmesini sağladı ve iki yıl gibi bir süre sonunda tahliye oldular. Küçük oğlu cinayetten yıllarca Hollanda’da çocuk ıslahevinde yattı. Cezaevinden çıkınca da babasını, abisini, kardeşlerini defterinden silerek kayıplara karıştı. Artık onun nerede olduğunu, nerede yaşadığını, akıbetini kimse bilmiyor.

Benim şahsen aylarca sonra çelişkili haberlerle duyduğum bu olaydan, maktulün ailesi teyzem ve eşi bizi de sorumlu tutuyor. Sebep, sadece yakın olmamız. Cenazeye de gidemedik. Öncelikle o sıralar ben askerdeydim. Askerde olmasam da, kan davası zihniyetiyle ve böyle feci bir olayın etkisiyle gözü kararanlar bizden kimi görse, suçlu olup olmadığına bakmaksızın hunharca öldürmesi işten bile değildi. Onlar da bu olayı “cenazemize bile gelmediler. Demek ki yapılanları onaylıyorlar” gibi düşündüler. Cinayeti üslenen yeğnim o zamanlar bana yazdığı mektuplarda olayı bütün ayrıntılarıyla yazıyordu. Sıradan, adi bir kavgada aldığı bir darbeyle ölmüştü. Bunlar oralarda üç kaçak ve hayatları onun elindeydi. O da bunu kullanıyor, bunlara küfürler ediyor, polise bildireceğini söyleyerek şantaj yapıyordu. Ama sonunda ortada bir cinayet vardı ve sebebi ne olursa olsun asla hoş görülemez, mazur görülemezdi.
Bir filmde izlemiştim. İki kardeş vardı. Büyüğü sorumsuz, yolsuz, düzensiz, kanunsuz. Ötekiyse kanunlara uyan, sorumlu, ilkeli, düzenli; aynı zamanda dindar bir hayat yaşayan kardeş. Filmin sonlarında küçük kardeş diyordu ki:”Tanrı’nın ve devletin koyduğu bütün kurallara uydum; ama gene olmadı” Buna benzer bir replik vardı orda. Ben durumumu biraz ona benzetiyorum. Kimseye küsmedim, kimseye üstünlük taslamadım, tepeden bakmadım, sorumluluklarımı gereğince, hatta bazen gereğinden fazla yerine getirmeye çalıştım. Allah da bana, gönlüme göre verdi. Çocukluğumdan beri anamın, babamın, kardeşlerimin sorumluluğunu olması gerektiğinden fazla hissettim. Deprem oldu, ailenin bütün sorunlarını üslendim. Sorunları paylaşmada yanımda kimseyi bulmadım. Ama nimeti paylaşmada bazıları kendi hakkını aldığı gibi bana düşeni de almaya kalkıştı. Anamın babamın sırtından geçinenler, nerde menfaat orda olan, nerde bir sorun oradan kaçanlar daha güzel kaynaştılar.
Ben bunu hiçbir zaman anlayamadım. Bazı kardeşlerim bana küstü. Bazı yeğenlerim bana kızdı. Bayramlarda elimi öpmeye gelmeyenler oldu. Sebebini anlayamadım. Anladığım tek şey, ben okudum, çile çektim, didindim, saçıp savurmadım, biriktirdim. Belki okumuş olmamdan, çocuklarım da okumaya yatkın oldular. İşlerim yolunda gitti hep. Rabbime şükürler olsun. Rabbim çocuklarımın en ufak kederini bana göstermesin. Hastalarımıza sahip çıktım. Ölenlerimize sahip çıktım. Yetimlerimize sahip çıktım. Bana kötülük düşünenlerin de gerektiğinde hastasına, cenazesine,sıkıntısına koştum.
“Nedenini anlayamadım” deyişim lafın gelişi.Elbette biliyorum nedenini.Çocukluğumdan beri oldukça çok yoruldum.İçime atmam.Çabuk kızarım,kızınca kırıcı olurum;ama kin tutmam,hemen unuturum.Ama kırdığım insanlar o kadar kolay unutmuyorlar.Anlık tepkilerle bağırır çağırır,stresimi atarım ve rahatlarım.Beni tanıyanlar bu yönümü bilirler ve bana kırılmazlar.Beni en iyi anlayanlardan biri de küçük kızım Canan’dır bence.O benim o tür kırıcı sözlerime “babamın sevgi sözcükleri bunlar” der.

Bindokuzyüzdoksanbeşte Yuvacık Barajı  ve Arıtma tesisleri nedeniyle yaşadığımız istimlâk/kamulaştırma olayından sonra üç dönüm bir yer ve üzerinde iki katlı bir ev satın almıştık. O dairelerden biri baab evimiz oldu, ötekine de biz yerleştik. İki kardeşim kirada oturuyorlardı. Onların da birer dairesi olsun, hem komşu olalım, bir araya gelelim hayalleriyle o iki katlı evin üzerine iki kat daha inşaat başlattım. İstimlâk parasıyla bu yeri, evi ve BELSAdan bir de dükkân almıştık. Dükkânı alma nedenim de, artık yaşlanmış ve çalışamaz duruma gelmiş olan anneme ve babama bir kira geliri olsun düşüncesiyleydi. İstimlâkten geriye çok az bir para kalmıştı. O zamanın parasıyla sekizbin Alman markı. Borçlanarak, birçok şeyi taksitle yaptırarak, arabamı satarak iki kat inşaatı bitirmeye çalışıyordum; ama bu daireleri yapmaya çalıştığım kardeşlerim bana yardımcı olamıyorlardı. İnşaatı bitirdim, dördüncü katı kendime yaptım, üçüncü katı depremde ölen kardeşime yapmıştık, ikinci kata babamları yerleştirdik ve tam rahata kavuştuk derken 17 AĞUSTOS 1999 MARMARA DEPREMİ  oldu. Üçüncü kata o ayın sonunda taşınacak olan kardeşim, eşi ve en büyük kızları hayatlarını kaybettiler. İki çocukları sağ kurtuldu.
Depremden sonra yıllarca da depremden geriye kalan sorunlarla boğuştum. Çocukları vesayetime aldım ve çocuklarıma kattım. Bir kış Kirazoğlu’nda bir tarla evinde barındık. Sonra şimdi oturduğumuz konuta yerleştik. Deprem sonrası ilk iş olarak babama anneme bir barınak yaptım. Birazını eski evden söktüğümüz malzemelerle, birçoğunu yeni alarak, elektrik, su, kanalizasyon bağlantılarını profesyonel ustalara yaptırarak onları rahat ettirdim. Şimdi babam, annem rahmetli oldu, kardeşim de kendi konutuna geçti. Oradaki ev boş kaldı. Orasını, vaktiyle bana hiç el tutmamış, gelip kolay gelsin dahi dememiş, Deprem sonrası gelip bir çivi çakmaya yardım etmeyen yeğnime verdim. Ama o bana bayramda bir mesaj bile çekmemiş olan yeğnime verdim. Hollanda’da babasıyla o meşum olayı yaşayan ve uzun bir süre de orada cezaevinde yatan yeğenim. O da bir teşekkür bile etmediği gibi iki bayramdır ziyaretime bile gelmedi. Bunun nedenini merak edenler için iki cümle yazmam gerekirse, orası baba ocağı olduğundan gelen giden çok olur, uğraşamayız düşüncesiyle baştan, eve yerleştikten sonra tavır koydular. Cahil kurnazlığı işte…
Sonraki yıllar da hastalıklarla, borçlarla, mahkemelerle boğuşmakla geçti.
Ben nerde hata yaptım?
Ben bir yerde hata mı yaptım?
Hayır.
Elbette hatasız kul olmaz; ama benim yaşadıklarım farklı. Muro’nun dediği gibi:”nalet olsun benim içimdeki bu ezilmiş insan sevgisine”
Bu durum sadece yakın akraba içinde böyle değil. Öğretmenlik hayatımda da aynı şeyi gördüm. Öğretmek istiyorsun. Çırpınıyorsun. Seviyorsun. Onlar için ölüyorsun. Ama onların bir kısmı, kendilerini eşek yerine koyan, kendine hizmet ettiren, hiçbir şey öğretmeden not veren, gerektiğinde dayak atan, bir şekilde sömüren öğretmenlerini daha çok sayıyorlar.
Bu böyledir.
Dalkavukluk, yalakalık, yüz dostluğu, pişkinlik.
Bin dokuzyüzyetmşsekizde, yüz yirmi kişi alınan Bursa Yüksek İslam Enstitüsü’ne yüz on yedinci öğrenci olarak girdim.
Hiçbir aile desteği görmedim. Meşru dairede yapmadığım iş kalmadı desem yeridir. Kestane kebap, mısır kebap, havlu işportacılığı, kasetçilik, amelelik…
Çok kötü evlerde barındık; ama çok güzel arkadaşlıklarımız oldu.
İki Eylül bindokuzyüzyetmşdokuzda evlendim. Bir kızımız oldu. Adını Zeynep koyduk. Bazen ağladığında eline verecek bir parça kuru ekmek bulamadığımız günler yaşadık. Zor günlerdi doğrusu. Ama hepsi geçti.
Bindokuzyüzseksenikide okul bitti ve İstanbul-Sarıyer İmam-Hatip Lisesi’ne atandım. Onsekizbinüçyüz lira maaşla göreve başladım. Görev çevresinde en ucuz kira yirmi bin liradan başlıyordu. Dokuz ay ev bulamadım. Çocuklar köyde kalıyorlardı. Kızımız hasta olmuş. Doktora zamanında götürmediler. Götürdüklerinde çok geç kalınmıştı. Derhal İstanbul’a, Zeynep Kamil’e sevk ettiler. Kızımız o gece orada öldü. Yirmi dört Aralık bindokuzyüzseksenikide Zeynep öldü.
Ciğerim yanmıştı. Bir insanın tadabileceği en büyük acıyı tatmıştım…
Ondokuz ocak bindokuzyüzseksenüçte bir kızımız daha geldi dünyaya. Adını gene Zeynep koyduk. Rabbim bir Zeynep aldı, bir Zeynep verdi.

Sarıyer İmam-Hatip Lisesi’nde tam on dört güzel yıl geçirdim. Binlerce öğrencim oldu. Asla unutulmaz dostlarımız oldu. Zor günlerimiz oldu; ama güzel günlerdi. Özel dersler veriyordum. Arap turistler gelemeye başlayınca yaz tatillerinde o işlerle uğraştım amatör olarak. Çok güzel Arap dostlar edindim. Okul olarak dört kez umreye gittik. Yurtiçi geziler yaptık. Dersine girmediğim bir sınıfın öğrencilerinin hayata eksik atılacaklarına inanıyordum. Hiçbir cemaatin, derneğin, ideolojinin bağımlısı olmadım. Hiç bir cemaate, cemiyete karşı da olmadım. Her zaman her yerde var olan güzellikleri görmeye çalıştım. Her zaman okumak en büyük hobim oldu. Hiçbir yere bağlı olmayınca da cemaat dayanışmalarının menfaatlerinden de hiçbir zaman yararlanmadım. Çalıştığım okuldan tayinim çıksa ya da yabancı diller okuluna gitsem okulda işlerin aksayacağını, bir boşluk olacağını düşünüyordum. Ne kadar saf bir düşünce değil mi?
Öğrencilerimi çok sevdim. İrtibatımı birçoklarıyla hiç koparmadım. Davetlerine katılmaya, düğünlerine gitmeye çalıştım. Üniversitelerde okuyup da ihtiyacı olduğunu duyduklarıma burs bulmaya çalıştım. Üniversite hazırlık kurslarına maddi durumu yeterli olmadığı için gidemeyenlere kaynak temin etmeye çalıştım. Birçoklarının sağlıklı, dengeli ve mutlu evlilikler yapmalarına vesile oldum. Hiç bir menfaat beklentisi olmaksızın, tamamen spontane olan bu halimin çok faydalarını gördüm. Ne ektiysem onu biçtim diyebilirim. Gerek deprem felaketinde, gerek babamın ve annemin vefatında, gerek kızımın düğününde… Sevincimizde de üzüntümüzde de hep Sarıyerli dostlarımızı birinci derecede yanımda buldum. Allah hepsinden razı olsun.

Bindokuzyüzdoksanbeşte Anadolu İmam-Hatip Lisesi öğretmenliği sınavlarına girdim ve kazandım. Aynı yıl ailemin bana ihtiyacı olduğu düşüncesiyle İzmit’e tayin istedim. İzmit’te yapılan Yuvacık Barajı ve arıtma tesisleri bindokuzyüzyetmişikide Trabzon’dan gelip yerleştiğimiz yerlerimizi istimlâk ediyordu. Babamın bu işlerle baş etmesi mümkün değildi. Abim daha önce de değindiğim gibi, Avrupalarda kendi sorunlarıyla boğuşuyordu. Başka da ilgilenecek kimse yoktu.
Çok sıkıntılar çektik. Rahmetli babam otuz yıl emek verdiği topraklarının elinden gitmek üzere olması nedeniyle çok sıkıntılıydı. Yıllarca emek verdiği bin bir çeşit meyve ağaçları kesiliyor, evi yıkılıyor, elindeki her şey alınıyordu. Onu hayata bağlayan her şey. Bu sıkıntılar onu felç etti sonunda. O kadar işin karşısında küçük kardeşim Osman ve yeğenim Mustafa’dan başka bana yardımcı hiç kimse yoktu. Abimin çocukları birer yabancı gibiydi. Kardeşim Mustafa her zamanki doğal sorumsuzluğu nedeniyle hiçbir işe sahiplenmiyordu. Ağaçları kestik taşıdık. Evleri yıktık taşıdık. Yeni yer aldık. Orda inşaat başlattık. Olmaz işleri oldurduk.
Çok zor günlerdi. Anlatılacak gibi değil.
İzmit İmam-Hatip Lisesi’ne dışarıdan geldik ya, bizim Anadolu İmam-Hatip Lisesi öğretmenliğimizi gasp edip hiç sınava girmemiş bir öğretmeni Anadolu’da görevlendirdiler.
Bunu nasıl yaptılar? Bunun vebalinden nasıl kurtulacaklar? Mesleği Din içerikli olan bir insan, bulunmaz Hint kumaşı gibi aranan bu tipler her zaman her yerde vardır. Hiç hoşlanmadığım, hatta nefret ettiğim, gördüğümde yolumu değiştireceğim uyanık tipler. Sırtını bürokraside bir yerlere daymış, nasıl becerdiyse birilerinin has adamı olmayı başarmış yalakalar. Yukarıya elpençe divan duran, aşağıya “alikıranbaşkesen” dediği dedik, çaldığı düdük. Kendi arzu, heva ve heveslerine bazen yasalardan, bazen dinden, bazen milliyetçilikten, aklınıza gelebilecek her değerden mesnet bulmada hiç zorlanmayan, ilkeleri sadece ve sadece kendi çıkarları, bürokratik yükselişleri olan, kerametleri kendilerinden menkul ruh hastaları.
İzmit İstanbul’a, Sarıyer’e hiç benzemiyor. Eğitim öğretim düzeyi çok düşük. İnsan ilişkileri çok kaypak…
Ben bu İzmit’e hiç alışamadım. Gıyaben birbirine küfreden insanlar çok daha iyi dost görünüyor ve dayanışma içersinde olabiliyorlar.. Dalkavukluğun, yalakalığın, kişiliksizliğin ve omurgasızlığın bu kadarını hayatımda ben burada gördüm. Dostunu düşmanını tanımayacak kadar beyinsiz, ufuksuz, ferasetsiz, ilkesiz insanlarla kuşatılmış bu ortam beni boğdukça boğdu. Burada işlerinizin yolunda gitmesini istiyorsanız birilerine yağcılık yapacaksınız, iyi münafıklık oynayacaksınız. Yoksa işinizi ne derece iyi yaparsanız yapın, haksızlık karşısında susmayın, tepki gösterin, tavır koyun. Bakın o zaman neler oluyor? Siz bir hiçsiniz.
Hayatında okumanın, yazmanın, düşünmenin yeri olmayan, kendini Hüdayı nabit üstün görenlerle uzlaşmak mümkün değildir. Herkes bu dünyada bir şeyle avunur. Bazıları hep sorun çıkarmaktan, kavgadan hoşlanır. Bu tipler için “Ne kendi eyledi rahat, ne âleme verdi huzur/Yıkıldı gitti dünyadan, dayansın ehli kubur” denilmiştir.
Ben burada bunu gördüm.
Ve İstanbul’u…
Ve Sarıyer’i…
Ve oralardaki dostlukları, hatta düşmanlıkları arar oldum.
Ama İzmit’te de asla vazgeçemeyeceğim dostlarım ve dostluklarım, çok değerli öğrencilerim var. Onların hepsi benim yaşama sevincim ve mutluluk kaynağım.

Şimdi ben…
İzmit’in olabilecek en güzel yerinde, körfezi tepeden gören, ışıl ışıl Marmara’ya, İzmit Körfezine bakan bir apartmanda bir dairesi olan, altında güzel bir arabası olan, evli bir kızı ve çok değerli bir damadı olan, bir de İnternet sayfası olan bir faniyim. En büyük kızım İmam-Hatip Lisesi’ni bitirdi. İki yıllık halkla ilişkiler bitirdi ve güzel bir evlilik yaptı. Mutlu bir hayatı var. İkinci kızım İmam-Hatip Lisesi’ni bitirdi, tıbbi dokümantasyon ve sekreterlik bölümünü bitirdi. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kendi branşıyla ilgili bir grevde çalışıyor. Üçüncü çocuğumuz Emin Furkan Bostan Cahit Elginkan Anadolu Lisesi’ni bitirdi, şimdi Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Mühendislik Fakültesi birinci sınıfta okuyor. Dört numaralı çocuğumuz Canan İzmit Anadolu İmam-Hatip Lisesi üçüncü sınıfta okuyor. Depremde hayatlarını kaybeden kardeşim ve eşinin çocukları, yeğenlerimden Ömer Faruk Bostan İzmit Anadolu İmam-Hatip Lisesi ikinci sınıfta okuyor. Öteki yeğenim Enes Bostan da Topçular İlköğretim Okulu sekizinci sınıfta okuyor ve Sınav Dershanesinde kursa devam ediyor. İnşallah o da güzel bir okul kazanır.
Şimdi bu biyografiyi okuyanlar “nerden buldun hoca” diye sorabilirler. Birkaç cümle ile açıklamaya çalışayım. İstanbul’da bindokuzyüzseksenaltıdan bindokuzyüzdoksanaltıya kadar yoğun bir Arap turist akını yaşandı. Bu işin başında yaz tatillerinde ben bu işle amatörce meşgul oldum. Çok güzel paralar kazandım. Araba aldım. Birkaç kuruş da biriktirmiştim. İzmit’e intikal edince o birikimimle bindokuzyüzdoksanyedide Akçakoca Konutları projesine başvurdum. Şimdi dokuz yıldır geceleri ışıl ışıl bir akvaryuma bakar gibi doyumsuz bir manzaraya sahip dairemizde asude bir hayat yaşıyoruz.



 


 


 

HAYAT DEVAM EDİYOR



17 Ağustos Marmara Depremi sonrası çıkarılan afet yasası gereği, evleri yıkılan vatandaşların hak sahipliği kanunla belirlendi. Bu kanuna göre bir evde otururken depremi yaşayan ve sonra evi yıkılanlar bir daire almaya hak sahibi oldular. Aynı kişinin birden çok katlı evi varsa ve çocuklarından evli olup da bu binada oturuyorlarsa onlar da birer konut almaya hak sahibi oldular. Yıkılan binada oturan eğer kiracıysa onlar da on sekiz ay boyunca ayda yüz milyon kira yardımı almaya hak sahibi oldular. Bu yasa gereği, ben de babamın evinde oturduğum için bir daire almaya hak sahibi oldum. Elbette ki geri ödemesini yapmam koşuluyla. Birinci katta kiracımız vardı, o kira yardımı almaya hak sahibi oldu. İkinci katta babam oturuyordu ve o da hak sahibi oldu. Üçüncü katta kardeşim Mustafa oturuyordu yasal olarak. Yani telefon, elektrik ve su aboneliği vardı ve o daire onundu. Böylece üç daire hak sahipliğimiz olmuş oldu. Bu hak sahipliklerinde babamızın evli olup da kendi evlerinde oturan, evleri de depremde zarar görmemiş olan çocuklarının varis olarak hiçbir hak sahipliği yoktur. Ben, tapusunu devretmemiş olmakla beraber depremde aldığım daireyi satım, parasıyla oturmakta olduğum evin kredi borcunu kapattım, kalan parayla da bir araba aldım. Akçakoca Konutları’nda annemin de bir dairesi vardı. Onu annem bu yetim torunlarına vasiyet etmişti. İkibinbeş mayıs ayının yirmi birinde annem rahmeti Rahmana kavuşunca gerekli mahkemeleri yürüterek sonlandırdım ve Ömer Faruk ile Enes üzerine tapu senetlerini çıkarttım.
Ağabeyim o zamanlar burada olmadığı için izne geldiğinde kendisini bu konularda bilgilendirmeye çalıştık; ama o anlamaya yanaşmadı. “Madem babamızın evinden dolayı daire hak sahibi oldunuz köydeki yerden ve İzmit’teki dükkândan hak almamalısınız” tezini bir fikri sabit olarak savunuyor. Bu şekilde düşünen bazı kız kardeşlerim de onun yanında yer alınca sözünü ettiğim dargınlıklar ve küskünlükler ortaya çıkıyordu. Haklarımızdan göz göre vazgeçersek ortada sanırım sorun kalmayacak. O bu tezine o kadar güveniyor ki, duyduğuma göre bizi mahkemeye bile vermiş. İki günlük dünya hır gür, kavga gürültü gidiyor. Allah sonumuzu hayır eylesin!
Hayatımdaki en önemli hobi okumak. Bir yandan okurken öte yandan bir şeyler de üretmeye çalıştım. Arapça’dan çeviriler yapmaya çalıştım bir zamanlar. Bunları da şöyle özetleyebilirim:
01.Türk Edebiyatı’nda Roman
02.Sihirli Limonlar
03.Pamuk Prenses Ve Yedi Cüceler
04.Meçhul Arkadaş
05.Kara Elbisedeki Lekeler
06.Dünya masallarından Seçmeler
07.Hayat Devam Ediyor (Deprem günlüğü)
Zaman zaman çeşitli gazete ve dergilerde yazılarım yayımlandı. Ahenk Dergisi gerek basılı olarak yayınlanırken, gerekse İnternette yayımı sürecinde yazılarım, röportajlarım yayımlandı.(www.ahenkdergisi.com) Ayrıca,yaşadıkça yazdığım bazı yazılarım var.Bunları da sitemde denemeler,günlükler,makaleler başlıkları altında bulabilirsiniz.Bu tür yazılarıma genel bir isim olarak;

“YAŞADIKLARIMIZDAN GERİYE KALAN” adını uygun gördüm.
Halen yirmi yedinci öğretmenlik yılımı İzmit Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nde sürdürmeye çalışıyorum.
Daha önceki biyografime kısa dediler. Ben de bunu yazdım. Umarım okuyanlar sıkılmazlar.
Allah kimseye evlat acısı göstermesin. Çocuklarımız en büyük zenginliğimizdir. Yerleri asla doldurulamaz. Hayatta en büyük kazanımlarımızsa gerçek dostlarımız ve dostluklarımızdır.


 

HAYAT DEVAM EDİYOR


 

    17 Ağustos 1999 Depreminin üzerinden  tam iki yıl geçti.Bu süre içersinde yaşadıklarımızı,kalıcı bir anı olması,unutulmaması düşüncesiyle bir şeyler yazmayı hep düşündüm;ama bir türlü buna cesaret edemedim.Şimdi notlarıma baktığımda, yedi ay üzerine bir sabah oturup,on bir sayfalık bir metin yazdığımı görüyorum..Ama o yazdıklarımın son derece duygusal,yalın ve kalıcı olamayacak intibalar olduğunu düşünüyorum.

   Ne kadar özen göstersek de,üzerinden bir süre geçince yazdıklarımızı  her nedense beğenmiyor,ya da kifayetsiz bulabiliyoruz.Belki şimdi yazacaklarım için de aynı şey olacak.Öyle de olsa,her şeye rağmen “yazmak”,”yazabilmek” önemli olsa gerek.

Metni Buraya Yazın   On binlerle ifade edilen insanlarımızın hayatını kaybettiği,yüzlerce çocuğun öksüz ve yetim kaldığı,yüz bini aşkın insanın evsiz barksız kaldığı,binlerce insanın sakat kaldığı bu dehşet olayı anlatabilmek çok zor.Çok şeyler anlatıldı,yazıldı,çizildi.Fotoğraf  katalogları,İnternet sayfaları oluşturuldu...

   Marmara Depremi hiç unutulmaması gereken, çok dersler çıkarmamız gereken,çok pahalıya çıkmış yönleri ihtiva etmekte şüphesiz.Bu yönleri ana başlıklar halinde kendimce bir kurguyla ele almak istiyorum:

 


İNSANİ DEĞERLER OLARAK


 

 

   Deprem gece yarısından sonra,saat 03.02’de meydana geldi ve her şey kırk beş saniyede olup bitti.Bölge insanı depreme derin uykuda,bir kıyamet dehşetiyle  yakalandı.Bir anda her taraf bina yıkıntıları ile,bağrışan,haykıran,feryat eden insanlarla,ölü ve yaralılarla  dolup taştı.Elektrikler kesildi,sular patladı,yollar yarıldı ya da enkazlarla kapandı.Koca apartmanlar yerle bir olmuş,altlarından çaresiz feryatlar işitiliyordu.Herkes kendi başının çaresine bakıyordu...Yaralılar hastanelere yetiştirilmeye çalışılıyordu;ama hastanelerde durum daha da içler acısıydı.Hastaneler de doğal olarak depreme maruz kalmıştı,kendi bünyelerindeki hastaları tahliye etmeye çalışıyorlardı.Zaten doktor ve personel de yoktu.Çünkü onlar da herkes gibi depremi yaşamıştı.Hastane bahçeleri ve çevreleri,yollar,caddeler, çaresiz insanlarla dolup taşmıştı.

   İşte böyle bir dehşete maruz kalmış bölgeye sabahın ilk ışıklarıyla,özellikle İstanbul’dan sivil insanlar toparladıkları yardımlarla koşmuş gelmiş,önlerine çıkan herkese gıda ve benzeri yardım dağıtıyorlardı.

   Bölgeye sivil toplum örgütlerinin ve bireysel girişimlerin  sağladığı yardım,gösterdiği duyarlık her türlü takdirin üstündedir.Yeri geldikçe bunlara dilimizin döndüğü ölçüde değinmeye çalışacağız.

   Öte yandan sırt çantalarını yüklenip bölgeye derhal  intikal eden yağmacıları da,ibretle ve lanetle zikretmeden geçemeyeceğim. Bu iki yönüyle,belki bütün deprem ve benzeri felaketler bize insani en ulvi davranışlarla en süfli davranışları birlikte sergilemiş oluyorlar.

 

ÇARESİZLİK VE VİCDAN AZABI

 

 

   Depremde hayatta kalmış olan bizler elbette üzerimizdeki korku ve şaşkınlığı atabildiğimiz ölçüde,hiçbir ayrım yapmadan önümüze çıkan her duruma müdahale etmeye,birilerini kurtarmaya çalıştık.Ama felaketin boyutları o kadar büyüktü ve o kadar hazırlıksız yakalanmıştık ki,gözümüzün önünde,beton yığınları altında,bir şekilde canlı kalmış o kadar insanla karşılaştık ki,onlara yardım edememenin,hiçbir şey yapamamanın kahredici üzüntüsü ile kahroluyorduk.Ellerimizle beton yığınlarına meydan okurcasına çırpınıyorduk;fakat elimizden çok fazla bir şey de gelmiyordu,yapabileceğimiz fazla bir şey kesinlikle yoktu.

    Biz bu çaresizliği günlerce yaşadık,hatta haftalarca.O kadar ki,depremde ölenlere gıpta ettiğimiz oldu zaman zaman.Kısacası durum ölümden de beterdi.Ölüm öylesine sıradanlaşmıştı ki,ölmüş olmak mı,ölmek mi daha iyiydi,yoksa hayatta kalmak mı?Ölenler ölmüştü,belki hiçbir şey anlayamadan,ne olup bittiğini ayrımsayamadan ölmüşlerdi.Esas zor olan,enkazların altında,sandviç gibi yığılmış yüksek binaların altında kalanların durumuydu.Bu durumda olanların bir çoğu saatler,hatta günler sonra kurtarılmışlardı.Ama bir çokları da,kurtarılmayı bekleyerek geçen saatler,günler sonra ,yavaş yavaş ölmüşlerdi.Onlar bir kere ölmüşlerdi.Zor ölmüşlerdi.Ama geride bıraktıkları  onlarla birlikte defalarca öldü öldü dirildiler.Ölülerini çıkarıp ebedi istirahatgahlarına tevdi edebilenler onlara karşı son görevlerini yapmış olmanın huzurunu duyuyorlardı.Çünkü bu büyük bir işti.Enkaz altlarında canlı insanların olma olasılığından ve makine,alet ve uzman kurtarıcı yetersizliğinden çalışmalar yavaş yürüyor,her geçen günse işi daha da zorlaştırıyor,zaman aleyhimize işliyordu..Uykusuzluk,açlık,susuzluk,aşırı moral çöküntüsü birbirine eklenince durum dayanılmaz bir hal alıyordu.

   Yaz günleri olduğu için gündüzleri çok sıcak,geceleri serin,rutubetli ve bol sivri sinekliydi.Artık her yanı kesif bir ölü kokusu sarmıştı.Bu dayanılmaz koku giysilerimize,vücudumuza ve her yana sinmişti.Bu sade bir ölü kokusu değildi.Enkaz altlarında,buz dolaplarında,kırılan saklama kaplarında bozulan gıdaların kokusuyla ceset kokuları birbirine karışıyor çevreye yayılıyordu.Her tarafta sular kesikti,elektrikler kesikti.Akaryakıt istasyonları çalışmıyordu.Açık hiçbir yer yoktu,hayat durmuştu...

   Kocaeli’nin sanayi kenti olması nedeniyle zaten nüfus yoğunluğu fazladır.Bir de yurdun her yanından insanlar bölgeye akın edince trafik kilitlendi.Artık ne ambulanslar,ne iş makineleri,ne kurtarma araçları,ne yardım taşıyan araçlar,ne yaralı ya da ölü taşıyan araçlar bir yerden bir yere gidebiliyordu.Birinci,ikinci,üçüncü günler enkaz altlarından çıkarılan yaralılar bu kez  bir hastane ya da sağlık ekibine ulaştırılamıyordu.Ambulans ve benzeri araçlar yoktu ortalıklarda.Özel araçlar da,belki her biri bir yerlere koşturduğu için onlar da durmuyor,yardımcı olmuyordu.Enkazdan kendi gayretleriyle çıkardığı çocuğu kucağında,çaresiz ona buna yalvaran insanlar gördüm.Enkaz altından on saat,on beş saat,yirmi saat sonra çocuğunu,eşini,annesini,babasını çıkarmış;ama bir yere götüremediği,tıbbi müdahale yapılamadığı için kurtardığı kişi oracıkta ölenler az değildi.Bunun nedeni,depremin  hayli geniş bir bölgede meydana gelmiş olmasıydı elbette.

   Ankara tarafından gelen yardımlar Adapazarı’nda,İstanbul’dan gelenler Körfez,Derince ve  İzmit’in girişinde,Bursa yönünden gelenlerse Yalova’da takılıyordu.Kilitlenen trafik de buna eklenince,özellikle şehir merkezi dışında kalan köy ve kasabalar,sahil şeridindeki siteler ve yerleşim yerlerinin hiç şansı kalmıyordu...Bölgeye ulaşan arama-kurtarma ekipleri,ambulans ve sağlık ekipleri,araç gereçler doğal olarak kent merkezlerine yöneliyor,oralarda takılıyorlardı.Onun için böyle,kent merkezi dışında bulunan yerleşim yerlerinde durum içler acısıydı.

   Mezarlar beko kepçelerle açılıyor, birçok ölünün kimlik tespiti dahi yapılamadan, damperli kamyonlarla götürülüyor ve toplu mezarlara gömülüyordu. İlk günler bu bile yapılamadı, saatlerce,günlerce cesetler ortalarda,sahipsiz bekledi.Olimpik Buz Sporları Salonu morg haline getirilmişti,ama çıkarılan her ölünün oraya ulaştırılma şansı yoktu.

   Çevre illerden gelen yardımlar daha çok insanların öbek öbek toplandığı yerlere yöneliyordu. Buralarda biriken insanlar ise daha çok depremden canı kurtulmuş; ama yakınları enkaz altında kalmış olanlara göre durumları en iyi olan vatandaşlardı. Asıl sıkıntı yaralı ve ölü kurtarma çalışmalarının sürdürüldüğü alanlardaydı. Oralarda insanlar yorgun, çaresiz, susuz, bitkindi. Çevreyi kuşatan dayanılmaz ölü kokusu gittikçe dayanılmaz bir hal alıyordu. Ne su, ne ekmek, ne sigara, ne uyku... Oralarda betonlarla boğuşan insanlar bir kader ortaklığı ve bundan kaynaklanan dayanışmayı sergiliyorlardı.Artık senin ölün,benim dirim diye bir şey kalmamıştı.Şu kadar var ki, kendi imkanlarıyla bir makine getirip de çalışma yapanlar ister istemez bencil davranıyorlardı.Herkesin canı yanmıştı,herkes çaresizdi,herkese yetişmek de mümkün değildi.Elimizdeki bir demir kesme makasını birisine verdiğimiz zaman onu bir daha çok zor buluyorduk.Bizden birisi almışsa ondan da bir başkası,ondan bir başkası...Derken verdiğimiz edevat birkaç el değiştirmiş oluyordu.

   Çok kısaca vermeye çalıştığım bu görüntüler bizzat benim tanık olduğum olaylardı.

  


ORADA CANLARIMIZ


 

 

   Depremin ilk şokunun yaşandığı dehşet dakikalarından sonra herkes doğal olarak yakınlarına,anasına,babasına,kardeşlerine koşuyor,birbirlerinden haber almaya çalışıyorlardı.Yıkılan binalardan yükselen toz bulutu kaplamıştı gökyüzünü.Her taraftan çığlıklar yükseliyordu.Siren sesleri,ambulans ve itfaiye sesleri gecenin karanlığını yırtıyordu.Evimizin karşı tarafında bir dizi apartman vardı.Onlardan hiçbiri yerinde gözükmüyordu.Büyük küçük,yaşlı genç,çoluk çocuk herkes öylesine korkmuştu,öylesine bir dehşet yaşamıştı ki, kimsenin kimseyi yatıştıracak,teselli edecek hali yoktu.

   Kasabamızın  yukarısında bir baraj vardı.”Baraj patlayacak,herkes yüksek yerlere kaçsın” diye bir haber yayıldı ve herkes kaçışmaya başladı.Bu durum kasabada enkaz altında kalanların kurtarılmasını daha da zorlaştırmıştı.

   Bir tek kardeşim Halil’den haber alamamıştık.Telefonlar kilitlenmişti.Sabah namazından sonra Onun oturduğu,İzmit’le Gölcük arasındaki siteye hareket ettik.

   Yolun her yanında aynı manzaralar...Yerle bir olmuş binalar,koşuşturan insanlar,ölüler,yaralılar ...D.130 Karayolu boydan boya yarılmış.Oluşan kocaman yarığa iki yönden gelen araçlar saplanmıştı..Geçmek mümkün  gözükmüyor.Bu,daha sonra anladık ki,yüz seksen kilo metre boyundaki fay hattının Marmara Denizi’ne dalıp ta Avcılardan çıktığı fay kırığıydı.Neyse ki bir yolunu bulup geçiyoruz.İçimizde korkuyla karışık bir umut.Bir şeyleri yoktur inşallah!..Orası çok güzel bir siteydi.Halil’in iş yeri sahipleri de orada oturuyorlardı.Üç oda bir salonlu,çift balkonlu,birer balkonları barbekülü,tabandan ısıtma kaloriferli,çocuk parkı,marketi,camii ve benzeri her şeyi düşünülmüş bu sitede herkes bir dairesi olsun isterdi doğrusu.

   Arabası tamirdeydi kardeşimin.Onun için gelememiştir.Site sapasağlam yerinde duruyordur inşallah!

   Siteye vardığımızda durum dehşet vericiydi...Bütün site yerle bir olmuştu.Binalardan sağ kurtulanlar dışında ortalıkta kimse yok.Kardeşimin dairesini zor tespit ediyoruz.Bütün binalar deniz tarafına doğru yıkılmıştı.Orada,ikinci katta,salon tarafında nasılsa bir aralık kalmıştı.Elli santimetre yüksekliğinde bir aralık.Hemen oradan sokuluyoruz ve altı yaşındaki yeğenimi,yüzü gözü kan içinde buluyoruz.Çocuk tam bir şok halinde.Alıp arabaya götürüyoruz ve dört yaşındaki öteki yeğenimi de buluyoruz.Onun hiçbir şeyi yok.Onu da arabaya koyuyor,dönüyoruz enkaza.

   Derinlerden bir kadın sesi geliyor.Çocukların annesi diye düşünüyoruz.Salonla odaların arasına kiriş oturmuş.Ötesinde ne var,belirsiz.Kadının feryatları öylesine derinden geliyordu ki sanki yerin dibine geçmişlerdi de oradan imdat çığlıkları atıyorlardı.Koskoca blokların enkazı üzerlerinde.Her şey birbirine geçmiş.Her taraf cesetlerle ve yaralılarla dolu.Korkudan ve şaşkınlıktan gözleri dışarıda birkaç şaşkın çocuk,bir iki yaşlı adam.Bir de sakallı bir genç vardı.Birilerine yardım etmeye çalışıyordu.Adı Abdullah olan o gençle yardımlaşarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

  

NEJAT ADINDA BİR GENÇ VARDI


 

   Binanın arkasına geçmek istiyoruz.Aman Allah’ım!Her tarafta cesetler,kiriş ve kolonların altında kıvranan genç bedenler...Kardeşimi unutuyor,onlara yardıma çalışıyoruz,ama nafile!Üzerlerinde kocaman apartmanın beton yığınları.Ötekine koşuyoruz,durumu biraz daha iyi,kurtarılacak gibi.Onunla hem konuşuyor,hem kurtarmaya çalışıyoruz.Ayakları bükülmüş vaziyette sıkışmış.Çocuklar arabada,biri ağır yaralı,kardeşim,hanımı ve yedi yaşında kızları orada bir yerlerde,durumları nedir,bilmiyoruz.Yalvaran, acı çeken gözler üzerimizde.Nasıl geçer gideriz?Ellerimizle boğuşuyoruz beton yığınlarına karşı.Bir saati aşkın bir süre uğraşıyoruz,aklımız arabadaki çocuklarda,yüreğimiz kardeşimde...Adının Nejat olduğunu öğrendiğimiz yirmi altı yaşındaki genci çıkarıyoruz  sıkıştığı yerden.Acı çekiyor,müdahale edilmesi gerek.Orada öylece oturtuyoruz enkaz yığınının tepesine.Aşağıya indirmek mümkün değil.Abdullah yanında kalıyor, biz  aceleyle çocukları alıp dönüyoruz.Çocuğu doktora yetiştirmemiz gerek.Ve haber vereceğiz durumu,yardım alacağız,alet,edevatla döneceğiz.

   Köye gidiyoruz, ne haber verecek kimse var, ne de yapacak fazla bir şey.Enkazlarda boğuşan insanlar var,çaresiz,bitkin.Balyoz,kazma,kürek,demir makası ve benzeri  araç gereçlerden bulabildiğimiz kadar toparlıyor,dönüyoruz. Yollar kilitlenmiş..Arabadan inip yürüyorum,daha hızlı ilerliyorum.Yol kenarından herkes yürüyor.Hava sıcak ve yapışkan.Güneş tepemizde.

   Siteye vardığımızda gördüğümüz aynı manzara.Konutlardan canlı çıkan birkaç yaralıdan başka kimsecikler yok.Orada bir yerlerde canlarımız var.Kardeşim,gelinimiz ve dünyalar tatlısı yeğenim Esma...Ve diğerleri...Hepsi bizim canlarımız. .Elimizden bir şey gelmiyor.Sabahleyin kurtardığımız Nejat’sa,orada,öyle,nasıl oturtmuşsak o şekilde ölmüş.Yüzünde bir tebessüm takılı kalmış.Babası,annesi ve kız kardeşi de oracıkta çoktan ölmüşlerdi.

   Kardeşimin dairesinden gelen seslerin,onların komşuları olduğunu anlıyoruz.Birinci katta oturduklarından,bina savrulunca üst katlar deniz tarafına devrilmiş,blokların birinci katları çökmemişti.,onlar da orada canlı kalmışlardı.

   Onların kurtarılmasına öncelik veriliyor ve tam on dokuz saat sonra sapasağlam çıkarılıyorlardı.Sevinç ve korku  çığlıkları ile yankılanıyor enkazlar!..Ve gece iniyor bir yorgan gibi.Sivri sinekler de saldırıya geçiyor  acımasızca! Açlık,susuzluk,sigarasızlık ve uykusuzluk...Hepsinden kötüsü çaresizlik ve umutsuzluk.

   Orada canlarımız.Acaba hala canlılar mı,ölmüşler mi?İçimizde bir yerlerde bir umut hep kaldı.Horlama gibi bir ses duyar gibi olduk.Bir kompresör bulmalıyız.Dağlardan tepelerden köye varıyoruz,bir kompresör buluyoruz ve dönüyoruz.Yollarda adım atmak mümkün değil.Öyle susadım ki,mazot bulsam içeceğim!..Gece onda varıyoruz enkaza.Hiçbir şey yapmak mümkün değil.Çaresiz,beş kişi sıkışıyoruz bir arabanın içine.Sabah kaldığımız yerden devam etmek için uyumalıyız.

TÜPRAŞ YANIYOR


   Hiç unutamayacağımız korku anlarından biri de,şüphesiz Tüpraş Yangını.Biz aralıksız,çaresiz,sonuçsuz bir çırpınış içinde boğuşurken anonslarla,duyurularla uyarılıyorduk.Bölgeyi derhal terk etmemiz isteniyordu. Tehlikenin boyutu tahmin edilemeyecek kadar büyüktü.Eğer yangın ana depolara sıçrarsa bütün Marmara,özellikle körfez sahilleri olduğu gibi yanacak,korkunç boyutlarda alevler körfez sahillerini yalayıp yok edecekti.Tüpraş hemen bulunduğumuz bölgenin karşı tarafına düşüyordu.Korkunç boyutlarda dumanlar bütün körfezi kaplıyordu.Derince,Körfez,İzmit sahil şeridi,Gölcük,Haledere,Değirmendere,Ulaşlı ve Karamürsel’e doğru bütün bölge boşaltılmaya çalışılıyordu.Ama bulunduğumuz bu noktada kurtarma çalışması yapan yüzlerce insanın  hiçbir şey umurunda  değildi.Çevredeki insan sayısı gittikçe çoğalıyordu.Bu insanlar şüphesiz bu sitede oturan birilerinin yakınlarıydı.Ama içlerinde yağmacıların da olduğunu daha sonra gazete ve televizyonlara yansıyan haberlerden anlıyorduk.

   Bu tür şehir dışı yerleşim yerlerinde hiçbir resmi görevli yoktu.Ne Kızılay,ne bir jandarma,ne kurtarma ya da sağlık ekibi,ne AKUT...Hiç kimse yok.Nejat’ın cesedi orada,enkazın üzerinde,oturttuğumuz yerde sineklenmeye ve kokmaya başlamıştı.Üzerine bir şey örtülememişti bile.Sadece o değil tabii.Çevrede daha onlarca ceset ortalarda sahipsiz duruyordu.Kimi çöken bir kirişin altında sıkışmış,kimi başka bir şekilde.

   Ölüm öylesine sıradanlaşmıştı,yaşam ile ölüm arasındaki mesafe öylesine daralmıştı ki,hemen karşımızda cehennemi andıran bir yangın vardı,her an bütün körfez bir alev topuna dönebilirdi,ama kimsenin umurunda değildi.

   Beşer katlı,bitişik nizam yapılmış bu blokların ikinci katında bulunan canlarımıza ulaşmak için en üst kat hasırından aşağıya doğru bir menfez açmaya karar vermiştik.Balyozlarla betonu kırıyor,demirleri kesiyor,beton parçalarını ellerimizle boşaltıyorduk.Üçüncü katta bir cesede rastladık.Nejat’ın kız kardeşi olduğunu  tahmin ettiğimiz bu ceset yanı başımızda,Nejat’ın cesedi orada,karşımızda,hemen ötede,kiriş altında kalmış bir gencin cesedi.Hava ısındıkça ve hummalı çalışmanın verdiği yorgunlukla kalplerimiz sıkıştıkça dayanılmaz bir hal alan  ölü kokusu daha da dayanılmaz  hale geliyordu...

   Bir ara  rica ettim yanımdakilerden,Nejat’ın cesedini aşağıya indirdik,istinat duvarının dibine uzattık,üzerini örttük ve işimize döndük.Çevremiz aynı durumda olanlarla doluydu.Onlar için yapacak bir şeyimiz yoktu.Kendi insanlarımıza ulaşmaya çalışıyorduk.Mahşer gibi,herkes kendi derdine düşmüş,herkes kendi başının çaresine bakıyordu.Ama Nejat,onu kurtarmaya çalıştığımız süreçte adeta bizden biri,bizim bir parçamız oluvermişti.Onun için,geç de olsa bu kadar bir şey yapabildik.

   İki saat kadar sonra oradan geçerken baktım,orada,öyle,sahipsiz yatıyordu.Yanı başına birkaç ceset daha gelmişti.Artık yalnız da sayılmazdı.

   Öğleden sonra Yeniköy  Belediyesi’ne ait damperli bir  kamyona attı,götürdüler.

   Aradan bir süre daha geçti,Bursa’dan amcaları,kuzenleri ve öteki akrabaları gelmişti.Öteki cesetlerin çıkarılmasına refakat ettiler.Bu aileden tek kurtulan diye gördüğümüz Nejat,kimliği belirsizler arasına nasip olmuştu.

   Birinci günün sabahı “baraj patlayacak” şayiası,ikinci gün de Tüpraş yangını bir çok yaralının enkaz altlarında diri diri ölüme terk edilmesine neden oldu.

   Bütün enkazlarda kurtarma çalışmaları vardı.Ancak AKUT,Sivil Savunma ve benzeri profesyoneller şehir merkezlerine takıldığı için bu tür kenar yerleşimlerde çok bilinçsiz çalışılıyordu.Canlı insan kurtarmanın çok olası olduğu ilk günlerde yürütülen bu panik halli bilinçsiz çalışmalar da can kaybının artmasına neden olmuştur.İkinci gün ortaya çıkan ve arama kurtarma çalışmaları boyunca devam eden bir ağız maskesi bile kimse tarafından akla getirilememişti.İlk ulaşan tıbbi yardımlar arasında tetanos ve ağız maskesi bulunmuyordu. İkinci gün İstanbul ve Ankara Büyük Şehir belediyelerince sevk edilen,ihtiyacın çok üzerinde ekmeklerin sağda solda atılmış ekmek yığını görüntüleri televizyonlara yansıyınca yardım girişimleri olumsuz yönde etkilendi.

   Üçüncü gün öğleden sonra profesyonel  kurtarma ekipleri az da olsa ulaştı.Ancak bu ekipler de yetersizdi.Sık sık uygulanan dinleme seansları bütün çalışmaları zorunlu olarak durduruyordu.Böylece çalışmalar dördüncü güne sarktı.Aralıksız olarak ölüler ve yaralılar çıkarılıyor,hastanelere ve morglara taşınıyordu.

   Çalışmalar dördüncü güne sarktı. Biz ise hala umutluyuz.Kardeşimin oturduğu bloğa sıra gelmişti.Yukarıdan aşağıya beton yığınları kırılarak kaldırılıyor ve iniliyordu.Nejat’ın kız kardeşi alındı.Sonra babası bulundu.Annesi de onun yanlarında olmalıydı.Ekip hayli dikkatli.Birden kepçenin dişlerine bir kadın cesedi takıldı ve havaya kalktı.Görüntü korkunçtu...Oradan indirdik,battaniye üzerine uzattık,sardık ve dışarıya taşıdık.

 

 

 

CANLARIMIZA NİHAYET ULAŞIYORUZNİHAYET ULAŞIYORUZ

Önce yeğenim Esmayı buluyoruz yatağın üzerinde. Pelte gibi... Tanınmaz halde... Göz pınarlarımız kurumuş... Yüreğimiz ağzımızda... Koyuyoruz battaniyeye, taşıyoruz arabaya. Ardından Halil’i ve hanımını buluyoruz. İkisi de kıbleye doğru, yüzükoyun kapanmışlar secdeye. İkisi de tanınmaz hale gelmişler...Orada yaşadığımız duyguları,hissettiğimiz acıyı tanımlamam imkansız...

   Cesetleri kamyonete taşıyoruz,yeğenimi motosikletle önden gönderiyoruz. Cenazelerin bekleyecek hali yok.Hazırlık yapılsın,köye varır varmaz  defnetmeliyiz.

   Kardeşim Halil çevresinde çok sevilen bir insandı.Arkadaşları koşup gelecektir.Ona son görevlerini yapmak isteyeceklerdir diye geçiyor içimden.Üstelik günlerden Cuma.Köy kalabalık olmalı.

   Köye varıyoruz,ortalıkta kimse yok.Cenazeler Belediyenin önünde oluşturulan  gasil hanede hazırlanıyor.Bu işi yapabilecek iki kişi görevlendirilmiş.Sular kesik,hava sıcak,bedenler yorgun ve bitkin.Koku dayanılır gibi değil...Olabildiğince güzel bir şekilde yıkanmalarını ve kefenlenmelerini sağlıyoruz.Tabutlara koyuyor ve mezarlığa götürüyoruz.Bir avuç insan...

   Halbuki böyle mi olurdu Kullar’da cenazeler!..Namazlarını oracıkta tek tek kıldırıyorum ve toprağın müşfik kollarına tevdi ediyoruz.Ne tahta var ne başlık.Ama olsun.Onlar birer “deprem şehidi”idi.Aslında şehitler olduğu gibi gömülürlerdi.Biz fazladan yıkamış ve kefenlemiştik.

   Yıllar sürmüş bir savaştan çıkmış gibiydim.Deprem anında üzerime gardrob devrilmiş,yaralanmıştım. Her dakikası yıl gibi algılanan dört gün boyunca terledik,üşüdük,kirlendik,tozlandık.Yaram abse  yapmıştı.Köyde elektrikler,sular kesik.Kimin nerde olduğu belli değil.Herkes aynı durumda ve kimsenin kimseden haberi yok.Ne çadırımız var ne de hiçbir şeyimiz.Artçı depremler de zaten korkmuş ve ürkmüşlüğümüzü daha da artırıyor.Halk arasında durmadan şaibeler yayılıyordu.”Bu gece kıyamet kopacak”,”bu gece İzmit batacak”,”asıl deprem filan gün”...

   Depremin ardından yağmurlar başladı.Üzerimize bir naylon gerdik,altına sokulmaya çalışıyorduk.Yıkılan ahırdan yaralı olarak çıkarılan ineklerimiz yağmur altında ıslanıyorlardı.Acınası bir görüntüleri vardı.Ailemizden birileri gibiydi onlar.Çocuklarımız gibi.Yağmurda ıslanan insanlara acıdığım kadar onlara da acıyordum.Hiç ayırt etmeksizin.Hatta denebilir ki biraz daha fazla acıyordum onlara.Onlar bu olup bitenler hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı.Onun için niçin yağmurun altına salındıklarına bir anlam veremiyorlardı belki.Onun için onlardan biraz da utanıyordum desem yeridir.Onların içler acısı durumunu umursamaz görünmekten utanıyordum.Ama ne kendimiz,ne de hayvanlarımız için yapacak çok şeyimiz yoktu.Annem de benim gibi düşünüyor olmalıydı ki,önce ineklerine bir barınak sağladı.Köyün yukarısındaki bir komşumuzun ahırına koymuşlardı inekleri.Ama bu da geçici bir çözümdü.En iyisi onlara deprem bölgesi dışından bir sahip bulmaktı.Öyle de oldu.Bursa’dan bir tanıdığımız bir tanıdığını getirdi.İnekleri arabasına bindirdik.Çayır ve samanlarını da taşıdık,yükledik.Altmış yaşın üzerinde bu yaşlı adamdan ne senet,ne çek,ne de para almıştık.O da,depremden payına düşen bir fırsat mı bildi,yağma olarak mı düşündü,her neyse.Annemin ineklerinin ve çayırının parasını bir türlü ödemedi.Bu durumu,afet ve felaketler karşısında bazı kötü ruhlu insanlarda açığa çıkan “yağmacılık” barbarlığıyla açıklayabiliyor,bu tahlilin daha fazlasını psikologlara bırakıyorum.

   Devlet hala ortalarda yoktu.Çevremizde  bir tane Kızılay çadırı yoktu.Çocukluğumuzdan beri okullarda bizlere “afet ve felaketlerde yanımızda olacağı” öğretilen Kızılay yoktu.Sivil toplum örgütlerinden,bütün dünya ülkelerinden birileri vardı;ama bizim (sandığımız) Kızılay yoktu.Önce hayatta kalanlarımızı bir araya toplamalıydık,ama nereye?Her yer yıkılmıştı.Ayakta kalan binalara da korkudan girilemiyordu.

   Çevre illerden gelen yardımlar özellikle depremden hasarsız çıkanlarda bir ganimet toplama,stoklama,biriktirme kudurmuşluğu ve aç gözlülüğü meydana getirmişti.Dört yaşından yetmiş beş yaşına kadar on bir kişiden sorumlu ve ortada kalmış birisi olarak bir çadır alamamıştık.Öte yandan tek karı-koca,panelvan  arabası olan, avrupada çalıştığı için oldukça da zengin olan birisi yirmi kişilik sahra çadırı alıyordu.Üstelik o çadırda bir gece bile gecelemediler.İzinden dönerken de o çadırı bir ihtiyacı olana bırakmak  yerine evlerine saklayıp çekmiş gitmişlerdir.

   Bu,Avrupa ülkelerinde çalışanlar bir garip oluyordu.Ağızlarını açtıklarında avrupalıları,onların uygarlıklarını,insaniyetlerini,duyarlıklarını övmekten yere göğe sığdıramıyorlar.Ama bu övdükleri davranışları kendileri kesinlikle sergileyemiyorlar.Oralarda kuralların ne kadar titizlikle uygulandığını anlatırlar.Trafik kurallarının ne kadar titizlikle uygulandığını söylerler.Oralarda bu kurallara kendileri de uyarlar.Ama Kapıkule’yi geçtikten sonra,artık övdükleri,takdir ettikleri bütün bu insaniyet duyguları,bütün iyi vasıfları âdetâ orada kalmış gibi,tamamen değişik birer insan oluverirler.Bütün güzellikleri tanırlar,överler,ama kendileri uygulamazlar.Böyle bir sorumluluk ve zorunluluk duymazlar. Kendi ülkelerinde çoğunlukla kırsal kesimlerde,köylerde yaşıyorlardı.Hiçbir eğitim almamışlardı.Kendi kültürlerini,ülkelerini,ülke güzelliklerini yeterince tanımadan oralara gitmişlerdi.Her şeyi orada görmüşlerdi.Ve her şeyin sadece orada olduğunu zanneder olmuşlardı.Her ağızlarını açtıklarında o çalıştıkları ülkeleri övüyor,kendi ülkelerini aşağılıyorlardı.Bu onların nerdeyse tamamında olan bir ruh hali ve davranış biçimiydi.Ben bu durumu hiç kabullenemiyorum.Elbette ki bu durum sadece onlara özgü değil.Bu ülkeyi aşağılamak,kendimizi aşağılamak,her olumsuzluk karşısında “burası Türkiye” diye bir cümle sarf ederek durumu açıklamış olacağına inanmak.Bu ne kadar tiksinti veren bir davranış böyle.Yaşadıklarımızın olumsuz yanlarını alır,bütün insani,coğrafi,tarihsel,kültürel güzelliklerimizi göz ardı edersek varacağımız kanı bu olacaktır.Kendi ülkemiz ve insanımızın sadece olumsuzluklarını,hayranı olduğumuz ülkelerin ve oraların insanlarının sadece olumlu yanlarını öne çıkarırsak elbette ki böyle bir yanılgıya düşeceğiz.Hayır.Bardak tamamen dolu değil belki;ama tamamen boş da değil.Bu büyük afet sonrası tanık olduğumuz insani erdemlerimize,insanımızın dayanışma,birbirinin acısını yüreğinde hissetme duyarlığına tanık olan hiç kimse bu millete karşı bu denli aşağılamaları kabul edemez.Bu,kendini uygarlık dışı görme duygusu mudur,onları efendi,kendini köle görme duygusu mudur,bilinmez.Bu,ayrıca tahlile muhtaç bir konudur.

   En dengeli ve yerinde yardım dağıtma  bizzat sivil toplum örgütlerince,özellikle dini duyarlıkla yapılıyordu.Onu da böyle bir depreme hazırlıksız yakalanan,trafiği düzenlemede,ölenlerin tescilini ve tespitini yapmada,yaralıları tedavi etmede yayan kalan,kendi halkından korkan  ve devleti temsil eden paronayaklar engellemeye çalıştılar...

   Bir yanda rafındaki gıda ve giyim gibi ihtiyaç maddelerini deprem bölgesine ulaştırmaya çalışan insanlar.Öte yanda can derdindeki bu insanların paralarını,eşyalarını yağmalamak için her yola baş vuran alçaklar...

   Kısacası bu deprem binalarımız için olduğu kadar,toplumsal ahlakımız,vicdanlarımız,sırtımızda bir kambur olmanın ötesinde bir işlevi kalmamış bir takım resmi  kurumlarımız,halkına güvenmeyen jakoben ve paronayak devlet zihniyetimiz için ,çok pahalı;ama çok reel verilere sahip bir test olmuştur. Eğer alınması gereken dersleri almazsak,herkes kendine düşeni almazsa çok yazık!..

AY IŞIĞI ,ÇİY VE KORKU ,VE SİVRİ SİNEKLER


 

    Depremin olduğu gece bir çok insan gibi ben de hayli geç uyumuştum. Depremin şiddetine maruz kaldığımızda henüz yeni uykuya dalmış sayılırdım.Bir saat ya olmuş ya olmamıştı.Onun için zaten uykumu tam alamamış halde ,bir ömür kadar uzun algıladığımız  on yedi ağustos günü akşamı perişan bir haldeydik.Enkazdaki betonlarla,molozlarla boğuşarak,aç,susuz,çaresiz koşturarak geçen bu çok uzun günün akşamı,gece yarısına doğru ,toplama kampına dönüşen bir çimenlikte geceyi geçirmeye hazırlanıyoruz.Komşularımız kadınlar ve çocukların topluca geceleyebilecekleri  sundurma oluşturmuşlar.Erkekler dışarılarda,arabası olan arabasında,olmayanlar da açık arazide geceyi geçirmek zorundalar. Kardeşimin arabası var;ama hanımı kadınların sundurmasına gitmeyi kabul etmediği için arabada onlar çocuklarıyla birlikte uyuyorlar.Ben ve küçük kardeşim Osman,birer battaniye bulabildik.Ayakta battaniyelere sarınarak kendimizi yere attık.Ayağımda spor ayakkabılar vardı.Onları yastık yaptım.

   Uyumak mümkün değil.Yıldızlarla kaplı gökyüzünde buluttan eser yoktu.Pırıl pırıl bir geceydi ama üzerimize yağmur yağıyordu.Yaz akşamı da olsa,gündüzün kavurucu sıcağına karşın gece soğuk,ayaz ve çiy vardı.Korku yağıyordu üzerimize sanki...Birbirimizden gizlemeye çalıştığımız,iliklerimize kadar işleyen bir ürpertiydi bu.Sanki korkunç bir kabus görmekteydik,ya da öyle olmasını arzuluyorduk.Keşke bütün bunlar bir rüya,bir kabus olsaydı.Keşke bir an önce uyansaydık!Sivrisinekler de öylesine acımasız saldırıyor ki uyumak mümkün değil.Ayaklarıma bir poşet geçiriyorum.Ama uykum kaçmış bir kere.Aklım enkazda.Kardeşim,hanımı ve biricik yeğenim oradalar.Acaba yaşıyorlar mıydı?Sabah erkenden yine orda olacağız.

   Yıldızlarla ve ayla süslenmiş bu uçsuz bucaksız maviliğin altında insanı büyülemesi gereken güzellikler içinde bulunduğumuz durumla paradoks teşkil ediyor. Isırıcı ayaz,saldırgan sivriler,sırtımın her yanına batan çakıl taşları,arazi çıkıntıları,kazınan midemiz,susuzluktan kavrulan dudaklarımız,vıcık vıcık terden vücudumuza yapışmış giysilerimiz...Ve nikotin...Korku,ürperti,ümitsizlik,çaresizlik...Boğazımıza dayanan ve bir türlü geri gitmeyen yüreğimizle bir çok paradoksu birden yaşıyorduk.Hayatımda geçirdiğim en zor gece elbette  bu gece olsa gerek.Kardeşimin hanımı öteki kadınların arasına gitseydi biz de arabada daha rahat bir gece geçirir,kendimizi bir sonraki zor gün/ler/e hazırlamış olacaktık.Bense kardeşlerime de birer daire yapılması için neleri göze aldığımı çok iyi biliyorlardı.Babam evin üstüne kat çıkılmasına karşıydı.O zaten her zaman ve her şeye karşı olmuştu.Ona rağmen bu inşaatla boğuşmuştum yıllarca.Arabamı satmıştım.Azımsanamayacak miktarda,döviz olarak ve tl olarak borçlanmıştım.Şimdi yapayalnızdım.Bu ,tarladan bozma,bozuk yüzeyli çimenlikte böyle bir saygısızlığa, yalnızlığa  layık görülmüştüm.Şüphesiz bu yaşadıklarım bana çok şey öğretti.İnsanlara zorla,onlar istemeden iyilik olmaz.Zorla mürüvvet de olmaz.Necabet ve asalet zor günde belli olur.Çok şeyler belli oldu;ama yaşımıza göre biraz geç oldu.Sorumluluk duygusu elbette çok gerekli ve insani bir duygudur.Ama eğer sorumluluklarımızın nerede başlayıp nerede bittiğini iyi kestiremezsek kendimize çok haksızlık etmiş olabiliriz.Ben bunu yaşayarak öğrendim.Başkalarının derdi bizi hiç ilgilendirmiyorsa şüphesiz ki bu bir duyarsızlıktır.Ama başkalarının derdi bizi çok fazla da germemeli.Acısıyla tatlısıyla herkes kendi hayatını yaşar.

   Kafamda bu ve benzeri düşünceler akıp geçerken aslında uyumaya çalışıyordum.

   Deprem esnasında üzerime devrilen gardırobun  bir tahtası kasığıma batmıştı.İç kanama olmaktan korkum vardı,ama şu ana kadar bir şey olmadığına göre atlattık inşallah diye geçiyor içimden.Ama yaranın yeri sızlıyordu.Bu ağrı ve sızı gittikçe artıyordu.Ama ölüm öylesine sıradanlaştı,öylesine iç içe olduk ki ölümle,ölüm korkusu duvarını aşmıştık...

   Her yerde ölüm vardı,her yerde çığlık...Her yerde çaresizlik.Ve herkes aynı durumdaydı.Depremde evi yıkılmayanlar rahat rahat evlerinde uyumuyorlardı.Herkes sokaklardaydı,herkes açtı,susuzdu,yorgundu,uykusuzdu,şaşkın ve çaresizdi.

   Geceleri daha fazla korku vardı.Halk arasında yayılan söylentiler,artçı sarsıntılar korkuyu daha da artırıyordu.Elektrikler,sular kesikti.Her yerde bir ölüm sessizliği hakimdi.Aralıksız ambulans ve itfaiye sirenleri duyuluyordu,hiç susmuyorlardı.Aralıksız ölüm haberleri geliyordu kulağımıza.Çöken koca koca beton yığınları gencecik bedenlere,yaşlılara,çocuklara mezar olmuştu.Mezarlıklarda yer kalmamıştı adeta.Nice aileler tamamen sönmüş,bazılarında dullar,yetimler kalmıştı.İçimden bir ses sürekli “hiç bir şey  eskisi gibi olmayacak,bu acılar asla unutulmayacak” diyordu.

 

KORKU,ÇARESİZLİK VE ŞAŞKINLIKLA GEÇEN GÜNLER


  

   Yardımlar yağdı kamyonlar dolusu.Ama bu kez de dağıtımda zorluklar yaşanıyordu.Bu kez de insanın doğal aç gözlülüğü,bencilliği,ihtirası,yağmacılık duyguları, sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyordu.

    İlk günler depremden birinci derecede etkilenenlerin kendi sorunlarıyla boğuşmaları nedeniyle yardım dağıtım yerlerinde daha çok evi yıkılmamış,bir aile bireyi ya da yakınını kaybetmemiş olanlar birikiyordu.Kısa sürede bu izdiham ve kapışmalar  “sen aldın,ben aldım,ona çok verdin,bana az düştü” gibi çirkin kavgalara dönüştü.Bu durum haftalarca sürdü.Yardımların “yerine” ulaştırılması,gerçek ihtiyaçlının gözetilmesi için bir düzen getirilemedi.Ama bu işle uğraşanlar  içinde de fırsatçı,psikopat ve istismarcılar olmakla birlikte görevini hakkıyla yapmaya  çalışan,ellerinden geleni esirgemeyenler de vardı.

   Bu bir sınavdı aynı zamanda. Dağıtılan yardımlardan kim ne kadar almış olursa olsun, kim ne kadar az almış olursa olsun,ne çıkar.Bu sınavı iyi atlatanlar yaşadıkları sürece ve o günleri hatırladıkça içleri rahat olacak,kendilerine düşeni yapmış olmanın huzurunu duyacaklar.İnsanlar enkazlarda can derdinde,betonlarla boğuşurken kendileri kamp yerlerinde gelen-giden yardımları gözetleyen,yardım malzemelerinden oluşturdukları kalelerle çift kale maç yapanların ise utanmayı akledecek kadar insan olduklarına inanamıyorum.Annemin ineklerine bir yaratılmış olması hasebiyle daha fazla saygı duyuyorum.Evet.Bu deprem insanın meleklerden üstün olabileceği gibi hayvandan da aşağı olduğunu somut bir şekilde ortaya koymuştur.

    Önce sokak lambaları yandı..Bu,içimize doğan bir ışıktı.Derme çatma sundurmalarımızda  yaşam savaşı verirken şiddetli rüzgarlı yağmurlar başladı.Naylonların üzerine biriken sular şangır diye üzerimize,eşyalarımızın üzerine boşalıyordu.Ayakta kalan ağır hasarlı evlerimize giremiyor,girmeden de yapamıyorduk.Eşyalar devrilmiş,kavanozlar,şişeler kırılmış,ortalığa saçılan gıdalar kokuşmuş,her şey perişan bir vaziyetteydi.Elimiz kolumuz adeta bağlanmış,şaşkın,ne yapacağımızı,nereden başlayacağımızı bilmez bir halde bekleşiyorduk.Binalara yaklaşamıyor,camiye giremiyor,ayakta kalan binaların yakınından geçemiyorduk.Sanki her an kıyamet kopacaktı!..Sanki yerin altı üstüne dönecek,dağlar,denizler birbirine kavuşacaktı da biz bunu bekliyorduk.Her gecenin karanlığı bir kâbus gibi çöküyordu üzerimize.Korkuyorduk,acayip bir şekilde korkuyorduk.Ağırlaşan göz kapaklarımız ve çöken karanlık korkumuzu da artırıyordu.Gözlerimizin dalmasıyla irkilerek uyanışımız bir oluyordu.Ne var ki korktuğumuzu birbirimizden saklamaya,birbirimizi teselli etmeye çalışıyorduk.Masmavi,yıldızlarla bezeli gökyüzü sanki üzerimize kızgın meteorlar yağdırmak için uykuya dalmamızı bekliyordu.Sık sık yaşadığımız sert artçılar bu korkumuzu sürekli tetikte tutuyordu.

   Geceleri insanlar evlerine sığınırlar,kendilerini ancak evlerinde güvende hissederler.Biz de evimizin yanında çattığımız sundurmanın altında barınıyorduk.Ama ne yazık ki evimize yaklaştıkça kendimizi güvende hissetmiyorduk.Aksine ona yaklaştıkça yıkılmasından ve altında kalmaktan korkuyorduk.Çok sağlamdı evimiz,oldukça güçlü ve depreme dayanıklı yapılmıştı.Onun için de yıkılmamış,direnmiş,içinden sağ salim çıkmamıza fırsat tanımıştı.Ama ancak o kadarını yapabilmiş, dizlerinden yaralanmış,güç kaybına uğramıştı.Çünkü bu deprem öyle ufak tefek değildi.Yedi nokta dört şiddetinde,kırk beş saniyelik şiddetli sarsıntı yaklaşık yüz seksen kilo metre uzunluğunda bir bölgeyi sallamış,ne kadar çürük zeminli zayıf bina varsa yerle bir etmişti.

   Millet olarak yaşadığımız olaylardan ders almak yerine sorumluluğu ona buna atarak sıyrılmaya çalışırız.Yakındığımız tüm olumsuzlukları yeri geldiğinde yapmaktan kaçınmayız.Aslında yoktur birbirimizden farkımız.Veli Göçer günah keçisi seçilmiş,adeta depremin bütün faturası ona kesilmek istenircesine “vurun abalıya” edebiyatı ver yansın ediliyordu.Acaba deprem dünyada ilk kez mi yaşanıyordu?Kuzey Anadolu Fayı hakkında neler biliniyordu?Vatandaşın yaptığı binaları geçelim,Gölcük Donanma Komutanlığı neden fay hattının üzerine kurulmuştu?İpraş gibi  önemli bir tesis Körfeze kurulurken deprem riski ne ölçüde hesaba katılmıştı?Her şey bir yana,daha dün denebilecek yakın bir zamanda kurulan Kocaeli Üniversitesi Kampüsü neden tam fay hattının üzerine kurulmuştu?Aynı yerde İzmit Büyük Şehir Belediyesi Toplu Konut Projesi de var.Kampüs şimdi “Üçtepeler” denilen,kalıcı konutların da yapıldığı şehrin kuzeyindeki tepelere  alındı.Ya ayakta kalmış yorgun binalar ne olacak?Yoksa bütün bu yanlışların sorumlusu da Veli Göçer miydi?!Veli Göçer elbette suçluydu;ama en az onun kadar,insan yaşamını,doğal yapıyı,ekolojik dengeyi,her yönüyle geleceği umursamayan herkes suçludur.”Suçlu!Ayağa kalk!” dense,unutmayalım ki,yargıçlar da dahil,bütün millet olarak ayağa kalkmamızı gerektirecek suçlar irtikap etmişiz ve ediyoruz.Kimsenin kendini aklamaya çalışması ve bir şekilde aklaması her yönüyle yaşamımızı daha da kirli kılıyor.Gerçek arınma,herkesin tek tek,her kurumun tek tek   kendini sorgulaması,sorumluluk bilincinin küçük yaşlardan itibaren verilmesine bağlıdır.1967 Adapazarı Depremi’nde orta hasarlı olarak kurtarılan binaların bir çoğu bu depremde içlerindekilere mezar oldu.Gelecekte yaşanacak olası bir depreme birinci derecede aday çok binalar var bu bölgede.Gelecekte olabileceklerin hesabını kim verecek?

 

KİMLER ÖLMÜŞ KİMLER KALMIŞ


 

   Her gün kahvede, yolda, camide beraber olduğumuz nice dostlarımızı kaybetmişiz.Mahşeri bir dehşetle,herkesin kendi derdine düştüğü günler şiddetini azalttıkça etrafımıza dönüp bakınabiliyor,duyduğumuz her haberle bir kez daha kahroluyoruz.Cenaze törenlerinde dahi bulunamamışız.Nerde o kasabamızın herkesi tek yürek yapan cenaze merasimleri,taziyeler...Yedi akşam Yasinler, Tebarekeler...Tamamen sönen ocaklar...Geride kalan yetimler,dullar...Kırk beş saniyede her şeyini kaybetmiş zenginler...Gelinliği kara toprak olmuş gencecik kızlar,taşı sıksa suyu çıkacak taş gibi delikanlılar...Yaralar sarılacak gibi değil...

   Kızım Canan’ın öğretmeni Hüseyin Ata,eşi ve iki çocuğuyla birlikte ölmüşler.Yuvaları tamamen sönmüş.Kızım Sümeyye’nin öğretmeni Saadettin Hoca da,eşi ve çocuklarıyla birlikte ölmüşler.Altı yıllığına Almanya’ya gitmişti öğretmen olarak.Sonra da emekli olmuştu.Bütün yaşamı boyunca biriktirdiği paracıklarla güzel bir ev yaptırmıştı.En üst katı da ahşap,geniş teraslı yaptırmış,kendisi oraya yerleşmişti.İşte bunca zahmet ve sıkıntıyla yaptırdığı ev kendisine ve ailesine mezar olmuştu.Bir de Dursun öğretmen vardı.Ailesiyle Erzurum’a gitmişti.Kendisi önceden gelmiş,bir gece önce varmış kasabaya.Depremi tek başına karşıladı evde ve yaşamını yitirdi.Bir de bayan öğretmen kardeşimiz var bizim kasabadan.Gül Gedikli Türkmen Hanım.

   24 Kasım 1999 Öğretmenler Günü dolayısıyla Kocaeli Gazetesi’nin hazırladığı, depremde hayatını kaybeden öğretmenlerle ilgili özel eke bakıyorum. Tekrar tekrar gezdiriyorum bakışlarımı fotoğraflar üzerinde.Tanıdık simalara rastlıyorum.Aynı resimler İzmit Milli Eğitim Müdürlüğü girişinde bir hatıra pano olarak hazırlanmış.Allah hepsine rahmet etsin.Taksiratlarını affetsinMekanları cennet ola.Onlar devam eden hayatımızda,anılarımızda hep yaşayacaklar.Yaşamalılar.”Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” gerçi,ama kaybettiklerimizi asla unutmamalıyız diye düşünüyorum.Sahip olduğumuz nimetlerin kadrini bilebilmek,şükrünü eda edebilmek,ölenlerin bize bıraktıkları sorumluluklarımızı yerine getirebilmek için unutmamalıyız.Çektiğimiz acı ve sıkıntıları da unutmamalıyız.Kadri bilinmeyen nimet olsa ne olur olmasa ne?Nimetler anılırsa,bilinirse,hissedilirse,paylaşılırsa bir anlamları olur.Yoksa sahip olunan sağlık gibi,mutluluk gibi,seven ve sevilen dostlar gibi nice nimeti gafilane ve hoyratça tüketiriz de farkına bile varamayız.

   Başta kardeşim Halil olmak üzere,yokluklarına hiç alışamayacağımı düşündüğüm ne güzel dostlarımız depremle birlikte ayrıldılar aramızdan.

   Depremin ilk şiddetiyle çöken binaların altında kalarak hayatlarını kaybedenler daha şanslıydı şüphesiz. Sevgili öğretmen arkadaşımız Adnan Şenol’un on yedi yaşlarında oğlu, ha kurtarıldı, ha kurtarılacak derken, konuşa konuşa ölmüş.Muhammet Karaosmanoğlu’nun oğlu da öyle.Allah sabırlar versin.Beterin de beteri var elbet.Rabbimiz kolaylık vermese insan nasıl dayanır bunca acıya!İşte, hayat devam ediyor.”

   

DÜNYADA EN DEĞERLİ KAZANIMIMIZ, DOSTLARIMIZ


   

    Bu fani dünyada insanın en büyük zenginliğinin dostları olduğunu öğretiyor bize yaşadıklarımız. Ne kadar güzel dostlarımız varmış meğer. İlk günler bizim de öldüğümüzü duymuşlar, üzülmüşler. Sonra hayatta olduğumuzu duyan koşmuş, gelmişti. Viraneye dönmüş hanemizin çevresi gece gündüz gelip gidenlerle dolup taştı. Öğretmen olmanın ayrıcalığını yaşayarak tattık. Yıllarca önce öğretmenleri olmakla gururlandığım sevgili dostlarım, birçoğunun anne babaları birlikte bizi arayıp sordular. Her biri bizim için bir şeyler yapmak, bir şekilde yardımcı olmak istiyordu. Getirdikleri yardımları gerçek ihtiyaçlılara ulaştırmak için yardımcı olmamızı istiyorlar, biz de elimizden geleni yapıyorduk.

  Ailemizden can kayıplarımız vardı.Kardeşim,eşi ve kızları ölmüşlerdi.Yüzlerce komşularıyla birlikte yerle bir olan bir sitede feci bir şekilde can vermişlerdi.Evimiz yıkılmıştı.Kardeşlerimin evleri yıkılmıştı.Hepimiz sokakta kalmıştık.Çaresizdik.

   Akrabalarımızdan,dostlarımızdan,komşularımızdan kaybettiklerimiz vardı.Acımız büyüktü.Yaşama isteğimizi kaybetmiştik.Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak düşüncesi hakimdi.Bedenlerimiz yorgun,yüreklerimiz yaralı,kalplerimiz umutsuzdu.  Bu zor günlerimize bir ışık gibi doğdu arayıp soran dostlarımız.Bize “yalnız değilsiniz”,”çaresiz değilsiniz” mesajını verdiler.

    Kapımızı ilk çalan yirmi beş yıl önce edebiyat öğretmenim olmasıyla gurur duyduğum hocam Mustafa Miyasoğlu  oldu.Eşi ve çocuklarıyla gelmiş,beraberlerinde bir minibüs dolusu yardım eşyasıyla gelmişlerdi.Yağmurlu bir gece çadırları dolaştık,yardım malzemelerini ihtiyacı olanlara dağıttık.

   Yine bir öğretmen arkadaşımız İbrahim Tak,ta Zonguldak’tan deprem bölgesine kendi çapında bir yardım köprüsü kurmuştu.Çevresindekileri harekete geçirmiş,çırpınıyordu bir şeyler yapmak için.

    Sarıyer İmam-Hatip Lisesi’nin bütün öğretmenleri,öncelikle benim için seferber olmuşlardı.Hayatımın en güzel on dört yılını geçirdiğim bu okulun öğretmenleri,öğrencileri,velileri ve eski mezunlarının bana gösterdikleri ilgi,bizim için yaptıkları her türlü takdirin üzerindedir.Hem bize yardımcı oldular,teselli verdiler,hem de bizim delaletimizle çok zor durumda olan dört aileye ayda elli ve yüz milyon düzenli yardım temin edildi.Bazı öğrencilere burs bağlanmasına vesile olduk.

    Burada Deniz Feneri Derneği’nin,kuruluşundan bugüne toplumumuzda ihtiyaçlı kimselerin gözetilmesi,onlara el uzatılması konusunda her türlü takdirin üzerinde,özellikle özendirici faaliyetlerini anmayı ve deprem bölgesi için gösterdiği olağan üstü çabaları zikretmeyi bir kadirşinaslık ve borç bilirim.Yıllar önce öğretmenliğini yapmış olmakla onur duyduğum sevgili Harun Kapıyoldaş iki kez ailesi ve arkadaşlarıyla ziyaretimize geldi..Deniz Feneri Prefabrik Siteleri kurdular.Büyük çaplarda ayni ve nakdi yardımın bölgeye intikali,gerçek ihtiyaçlının bulunarak dağıtılması konularında örnek olacak profesyonel faaliyetler yaptılar.

    Depremin ilk gecesi,o tarladan dönme çayırda,açık arazide,sivrilerle boğuşarak uyumaya çalışırken beni oralarda,onca kargaşanın arasında,karanlıkta arayıp bulan sevgili Murat Erbek,sağlık ve yardım ekipleriyle deprem bölgesini karış karış dolaşan Aydın Erkan öğretmen,defalarca arayıp soran,bir tetanos iğnesi için Ümraniye’den Kullar’a koşup gelen sevgili Dr. Ramazan’ımızı ve arkadaşlarını unutmak mümkün mü?Daha burada adını anamadığım Üzeyir Arı,Kazım Ağcakaya,Muhammet Bayraktar,Mehmet Sarı,İsmail Tavman,Kamil Turan,Cemal Yılmaz,Halis İşler,Zekeriya Kocaalan,İdris Coşkun...Sevgili sınıf arkadaşım Faruk Ergezen’in ablasının evi de yıkılmış,hem onlarla ilgileniyor,hem vakit ayırıp bizi de ziyaret ediyor.Her biri bir öğretmen.İnsan sevgisiyle dolu,vefakâr,sâdık dostlar.Ve adını anamadığım daha onlarcası yayıldılar deprem bölgesinin her yanına.Bu ağır yarayı sarmada bir taraftan tutabilmek,bir şeyler yapabilmek için.O kadar temiz kalpli,o kadar merhamet dolu,duyarlıydılar ki,”bu çağda” diye başlayan tüm betimlemelerde onlara tanım bulmakta zorlanıyorum.İşte bu,bizim insanımız.

 

 

 

 

 

KUYRUKLAR,HEP KUYRUKLAR

 

   Enkazlarda yaralı ve ölü kurtarma çalışmaları sona ermiş,ayakta kalan binalarda hasar tespit çalışmaları başlamıştı.Bizim evimize de “ağır hasar” damgası vurdular.Evimiz yıkılacaktı.Artçı sarsıntılar devam ediyordu.Evin önündeki duvara yaslanmış bir sundurma yapmıştık;ama orada bir türlü rahat uyuyamıyorduk.Dört katlı bina sanki üzerimize çöktü,çökecek gibi bekliyorduk.Gece olup da gözlerimize uyku çöktüğünde bir an dalıyor ve “deprem oluyor” kâbuslarıyla  uyanıyorduk.Bir türlü sabah olmuyordu.Geceleri hep korkuyorduk.Sanki kıyamet koptu,kopacak!Sanki yıldızlar üzerimize ağacak!

   Elimiz hiçbir şey yapmaya varmıyordu.Ama yapmamız gereken işler vardı.Bir yerlere müracaat etmek için geç kalmak ve olası bir takım haklardan mahrum olmak mümkündü.Hasar tespit raporları,elektrik,su,telefon makbuzları,belediye ve muhtarlık onayları ile oluşturduğumuz dosyaları teslim etmek için,oluşmuş kilometrelerce uzunlukta kuyruklarda bekledik.Ölenlerin alacak verecekleri,vesayet ve veraset davaları ,barınma yardımı alabilmek için müracaatlar...Neden bir dosyayı teslim edebilmek için saatlerce güneşin altında bekletildiğimizi hala anlayabilmiş değilim.Neden basit bir dosyanın teslim alınması için bunca zahmet ve eziyete maruz bırakılmıştık?

   İki tane yetimimiz vardı.Toplam on bir kişi evin çevresinde,açıkta kalmıştık.Evimiz belediyenin hemen yakınında bulunuyordu.Yardımlar akıyordu,çadırlar geliyordu.Herkes kapışıyordu;ama bir türlü bir çadır alamıyorduk.Belediyede bu işi yapanların bir çoğu yobazca tavırlarla,istediklerini gözetiyorlar,istemediklerini savuşturuyorlardı.Ortam adeta bir er meydanıydı.Zor bir sınavdan geçmiştik;ama anlaşılan bir çokları bundan hiç ders almamışlardı.

   Özel Muhsinler Koleji’nde ve köyün Yakacık Mahallesi’nde ve tabii ki daha bir çok yerde mutfaklar  kurulmuştu.Birileri işini gücünü bırakmış,oralarda organize olmuş,kimisi pişiriyor,kimisi dağıtıyordu.Muhsinler Koleji’nden aziz dostum Mehmet Sait Karaçorlu günlerce yemek taşıdı bizim mahalleye ve daha bir çok mahallelere.Bu ne büyük bir hizmetti!...

   Haneler yıkılmış,binlerce insan,çoluk çocuk sokakta kalmıştı.Başlarına birer çadır bile sağlanamamıştı günlerce.Kızılay ortalarda yoktu.Bu sivil girişimler devletin ve kurumların yetişemediği alanlara erişmiş,darda kalmış insanlara yardım ediyorlardı.Devlet,insanımızın bu alicenap çabasıyla iftihar etmesi gerekirken,resmi kurumlar bu hizmetleri gerçekleştirenleri plaket ve benzeri ödüllerle onurlandırması gerekirken, her nedense tedirgin olmuş;hatta bu çalışmaları engelleme yoluna gidenler olmuştu.Halbuki yardımların gerçek ihtiyaçlılara ulaşması,bazı aç gözlü davranışların engellenmesi konusunda yardımlaşılsaydı,bu yönde,engelleme yerine koordinasyon sağlansaydı çok daha güzel olurdu.

   Aylarca hep bir yerlerde,uzun kuyruklarda beklemeye adeta alışmıştık.Bu durum,depremin üzerinden bir buçuk yıl geçinceye kadar hep sürdü.Bütün yarım günlerimde,boş zamanlarımda halletmem gereken işler vardı.Bu işler bir türlü bitmiyor,hatta azalmıyordu bile.Ama yapılması gereken her şeyi yaptık.Deprem şehitlerimizin mezarlarını yaptık.Borçlarını tasfiye ettik,çocukların olası hak hukukları için gereken her şeyi yaptık.Kalıcı konut hak sahipliği için müracaatlarımızı yaptık.Evin sökülmesi mümkün olan her şeyini söktük,satabildiğimizi sattık,elde ettiğimiz paralarla önce anne-babamıza bir evceğiz yaptık.Bir tane de kardeşime yaptık.Olabilecek en kısa zamanda,dünyada denenmemiş yöntemlerle iki tane ev yaptık.Soğuklar tam bastırdığında anne babamız eve girmişlerdi.İki dairesi yıkılmış olan kız kardeşim çocuklarıyla birlikte babamların yanına yerleşti.Erkek kardeşim de kendi kulübe evine yerleşti.Kendim için hiçbir şey yapmamıştım.Şehir dışında,bir öğrencimizin babasına ait tarla evini rica ettik.Onlar da bahara kadar olması koşuluyla müsaade etmişlerdi.Devletimizin verdiği söze güvenerek söz verdim.Devlet (adına söz verenler) verdiği sözü yerine getirmediği için yalancı oldum.Depremden çok önce ilimizde Başbakanlığa bağlı Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nın bir toplu konut projesine üye olmuştum.Depremin ardından bir Başbakanlık Genelgesi’yle bu konutların hızlandırılıp bitirileceği söylendi.2 Aralık ‘99’da bir devlet bakanının bizzat ağzından,bu projenin ilk etabı yıl başına kadar bitirilecek diye dinledik.Aradan nerdeyse iki yıl geçti,bitirmek şöyle dursun,artık çivi çakılmıyor,hiçbir şey yapılmıyordu.Belediye ile yüklenici firma adeta iş birliği yapmışçasına,hiçbir şey yapmıyorlar.Sadece üyelerden para istiyorlar.Mahkemelere gidenler oluyor,valiliğe şikayet dilekçesi veriyoruz,derdimizi her mercie anlatmaya çalışıyoruz.İlgilenen yok.Devlet “denetleme” görevini yapmıyor.Binlerce insan,çocuk,yaşlı.Bu binalarda kalorifersiz soğuğa mahkum edildi.Çevre çamur,batak içinde.Belediye başkanının umurunda değil.Ne bu yüce devlet,ne de bu yüce millet bu kadar vurdum duymazlığı hak etmiyor.Devletine saygısı,milletine sadakati olanlar bu sorumsuzlukların hesabını sormalı,sorulması için elinden geleni yapmalı diye düşünüyoruz.Milletin devlete olan güvenini bu ölçüde sarsmaya kimsenin hakkı olmasa gerek.Bunca mağdur insan sadece örgütlenemediği ve sesini güçlü çıkaramadığı için bunca mağduriyetler sineye çekiliyor, herkesin yaptığı yanına kâr kalıyor.

   İbretlik olması gerektiğini düşündüğüm için buraya kaydetmekte yarar gördüğüm sayısız olaylardan biri ile yetiniyorum.İzmit Büyük Şehir Belediyesi 70m’lik doğal gaz hattını,kaynak olmadığı gerekçesiyle yapmadığı için bunca insanı,bu dağın başında soğuğa ve kışa mahkûm ettiler..

   İşte,söylediği sözü yerine getirmediği için ben de,iyi niyetle bana evini tahsis eden vatandaşa karşı sözümü yerine getiremedim.O da durumu anlayışla karşılama mürüvvetini gösteremediği için zor durumda kaldık.Verdiğimiz sözde bir ay sarkma oldu.Onurumuz rencide oldu.

   İşte,bir yandan mahkemeler,dosya kuyrukları.Öte yandan ilgililerin sorumsuzluğu.Borçlar,alacak verecekler,resmi işlemler.Koşturmalar,boğuşmalarla geçen günler...

   Şimdi İzmit’in en yüksek tepelerine kurulu bu on beş katlı blokların on üçüncü katında,körfez ve şehir ayaklarımızın altında,güneşin doğuşunu ve batışını seyredebildiğimiz bu nefis manzaralı,temiz havalı mekânda âsûde bir hayat yaşıyoruz.Geceleri bir başka güzel,gündüzleri bir başka.Yazı bir başka,kışı bir başka...Şehir bir çarşaf gibi uzanıyor ayaklarımızın altıdan ta denize kadar.Sonra körfez ve karşı sahiller...Ve dağlar yükseliyor dairemizin baktığı yönde.Zaman zaman sis çöküyor aşağılara,aşağılar siste kaybolurken,dağlar yükseliyor sislerin arasından.Sisler bazen bizim konutlara kadar yükseliyor,yüksek binalar sisler arasından fışkırır gibi yükseliyor...

   Aydınlık ve berrak gecelerde,aşağılarda E-5 karayolu,D-130 karayolu,gelip geçen araçlarla akan ışık sellerine  dönüşüyor.Burası yıldızlara daha yakın sanki.Hele dolunaylı geceler...Anlatılamaz güzellikler...İşte,hayat devam ediyor.Kuyruklar bitti.Olan oldu,ölen öldü,kalan kaldı.Elden ne gelir! İnanmış gönüller için bütün bunlarda sonsuz ibretler ve dersler var şüphesiz. Hayat, duyarlı, sorumlu, sevgi ve hoşgörü olduğu sürece yaşamaya değer. İçimizde nasırlaşmış acılar, ızdıraplar, hasretler var. Ama, kendi hesabıma, üzerime düşeni yapmış olmanın huzurunu hissedebiliyorum. İki tane emanetimiz var. Yüce Rabbimden, onlara karşı sorumluluklarımı yerine getirmede yardım diliyorum. Bir insan ufağının sorumluluğu başka hiçbir şeye benzemez elbette. Şimdi böyle, uzun soluklu bir sorumluluğu yüklenmiş olmanın boyutlarını yeni yeni algılıyoruz. İaşe ve ibatenin ötesinde, olayın psikolojik boyutları daha büyük. Kısaca söylemek gerekirse, bu, kendi çocuklarının sorumluluğundan kat kat fazla bir sorumluluk. Bu anlatılamaz, yaşandıkça hissedilir. Biz de bu sınavı yaşadıkça vereceğiz.

 

 

 

 





 

   HERKES BAŞININ ÇARESİNE BAKIYOR

  

   Bütün parklar,bütün sokaklar,boş bulunan her yer derme çatma çadırlarla,barakalarla,basit ve sığıntı barınaklarla dolmuş.Bütün şehir halkı,kasaba ve köylerde yaşayan tüm insanlar sokakta.Kimse evine gir(e)miyor.Herkes korku içinde.Peş peşe gelen artçı sarsıntılar,halk arasında sık sık yayılan olmadık şayialar ve söylentiler insanları daha da korkutuyordu.

   12 Aralık Düzce Depremi korkuları daha da artırdı.Adeta herkes kıyameti bekliyordu.

   Prefabrike konutların tamamlanmasına kadar çevrenin bu görüntü kirliliği devam etti.Konutlar tamamlanınca bu barakaların ortadan kaldırılmasına,evi yıkılan deprem zedelerin bu konutlara yerleştirilmelerine çalışıldı.Doğal olarak bu konutlara yerleşenlerin barınma yardımları kesiliyordu.Ama bu insanlar bu yardımlara muhtaçtılar.Deprem zedelerin tamamına yakını bu prefabrike konutlara yerleşmek yerine barınma yardımını almayı tercih ediyorlardı.Büyük masraflarla yapılan bu konutlar deprem zedeler tarafından doldurulamayınca oralara depremde evi yıkılmamış vatandaşlardan isteyenler yerleştirildi..Deprem zedelerden barınma yardımlarının kesilmesine karşın,bu durumda olan vatandaşlardan hiçbir ücret istenmedi.Böylece depremden birinci derecede zarar gören vatandaşlar yerine bu konutlardan,depremden doğrudan etkilenmeyen vatandaşlar yararlanmış oldu.Bölgeye akan tüm yardımlar da birinci derecede bu konutlara yerleşenlere dağıtıldığı için gerçek deprem zedeler bir kez daha mağdur edilmiş oldular.

   Gerçek deprem zedelerin prefabrike konutları tercih etmeyişinin nedeni sadece barınma yardımının kesilecek olması değildi.Gerek kent merkezlerinde,gerekse kırsal kesimde insanlar,yıkılmış yada ağır hasarlı da olsa, evinin çevresinden ayrılmak istemiyorlardı.O günler medyaya da yansıyan türde büyük hırsızlık olayları oluyordu.Evi barkı yıkılmış ya da ağır hasarlı da olsa,her şeyleri orta yerde ve korumasızdı.Değişik bölgelerden sırf hırsızlık amacıyla bir çok karanlık insan bölgeye akın etmişti.İnsanları evlerinden uzaklaştırmak için bir takım şayiaları bu tiplerin yaydığı da sonradan ortaya çıkmıştı.

   Sadece “korku” gerekçesiyle,evine bir şey olmadığı için bu konutlarda kalmak isteyenlerden belli bir ücret talep edilebilir,ya da evi yıkıldığı için barınma yardımı alanların bu  yardımları belli bir ölçüde kesilerek eşitlik sağlanabilirdi.Bütün bunlar,böyle büyük bir felakete hazırlıksız yakalanmış olmaktan kaynaklanıyordu.İstismarlar,art niyetler,insani bütün zaaflar hesap edilerek hazırlık yapılması gerek bu tür felâketlere.

   Deprem dolayısıyla bölgeyi terk edenler de hiç hesaba katılamadı.Onlar,çoğunlukla gittikleri yerlerde kaderlerine terk edilmiş oldu.Eğer halkımızın “yardımlaşma” performansı olmasaydı bir çok insanımız çok daha perişan duruma düşecekti.Gerek enkazlardan bir çok insanın kurtarılması,gerek organize sıcak yemek dağıtma,gerekse yıkılan yuvaların,kaybolan yaşama sevincinin yeniden inşasında dünyanın hiçbir yerinde görülemeyecek olaylara tanık olduk.Bu duyarlığımızla,bu güzel insanlarımızla ne kadar övünsek azdır.Sıcak yemek dağıtma ekipleri,sağlık ekipleri,arama-kurtarma ekipleri,barınma ve giyecek dağıtma ekipleri seferber oldu.

    Bir örnek olarak kaydetmekte yarar gördüğüm bir olay daha var: Özellikle İzmit-Yalova arasını bağlayan D.130 Karayolu tamamen kilitlenmişti.Artık ne ambulanslar,ne iş makineleri,ne yaralı ya da ölü taşıyan araçlar bir yerden bir yere gidemiyordu.Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.Ama özellikle ilk günler birinci derecede öncelikli araçlara bir şerit boşaltılamıyordu.Ortada ne bir trafik polisi vardı,ne asker,ne de zabıta.Bölgede herkes aynı ölçüde etkilenmişti ve bu hizmeti yapacak kimse de yoktu anlaşılan.İşte “sivil inisiyatif” diyebileceğimiz bir olay kendiliğinden çıkıverdi ortaya.Bu bölgenin gençleri,nasıl organize olabilmişlerse olmuşlar,ellerine birer sopa alarak,belli aralıklarla yola dizilmişler,bir acil şeridi açık tutmaya çalışıyorlardı.Aman Allahım!O ne büyük hizmetti!Bunu ancak o günler o yolda çaresiz kalanlar takdir edebilirdi.

   Depremin ikinci günü enkaz mahallerinde sigara dağıtanlara bile rastladım.Öyle,promosyon filan değil,vatandaş nerden bulmuşsa bulmuş,getirmiş,sigara kullananlara dağıtıyordu.Çevreden,böyle,yarın ne olacağı belli olmayan bir anda elindeki ekmeği,ayranı oralarda sıcaktan bunalmış insanlara dağıtanlar vardı.Olay mahallerine ilk ulaşan ambulanslar (ki ikinci gün öğleden sonraları gözükmeye başlamışlardı) bölgeye ağız maskesi getirmeyi akıl edememişlerdi.Ama sivil vatandaşlar orada bunalan insanlara sigara götürmeyi bile düşünmüşlerdi.Onun için diyoruz ki,ne varsa halkımızda var.Keşke bu halka layık devlet olabilse!..Her türlü haksızlığı,horlanmışlığı,ezilmişliği sineye çeken bu halkımızla ne kadar övünsek,onlar için ne yapsak azdır.

   Hangi devletten ne kadar yardım geldiyse gelsin,kim ne yaptığını söylüyorsa söylesin,gerçek anlamda yardımlaşma halktan halka olmuştur.En zor anlarda,ilk günlerde,hastanelerin ve bütün kurumların ortaya henüz çıkamadığı,çıksa da her yere ulaşamadığı anda halkın imdadına yine halk yetişmiştir.Biz bunu iddia etmiyoruz.Bunu yaşayarak gördük,öğrendik.Bunu,bu tür felaketlere daha hazırlıklı olunması,halka güvenilmesi ve halkın devlete ve kurumlara güveninin sağlanması için bir katkısı olması ümidiyle kaydediyoruz.Devlete saygı bu tür olumsuzlukların örtbas edilmesiyle değil,herkesin taşıdığı sorumluluğun bilincinde olmasıyla mümkündür diye düşünüyoruz.

   Marmara ve Düzce depremleri üzerinden bunca zaman geçmesine karşın, insani boyutta hala birçok eksiklikler sürmekte. Marmara Bölgesi’nde annesini, babasını ya da her ikisini kaybetmiş beş yüz kadar çocuk var. Bu çocuklar hiçbir rehabilitasyona tabi tutulmadı. Çocuk Esirgeme Kurumu ve benzeri sosyal kurumlardan kimse bu çocukların nerelerde,hangi koşullar altında yaşadıklarını araştırmadı.

   Gerek din adına,gerek din karşıtı bir çok şayialarla kafası karıştırılmış bölge insanı uzman din görevlilerince de bir tebliğ-rehabilitasyona tabi tutulabilirdi diye düşünüyoruz.Din adına;ama dinle taban tabana çelişen yorumlarla insanların kafası allak bullak edilmişti.Bu abuk sabuk yorumlardan etkilenerek inanç zaafına uğrayanlar az olmadı.Bütün bunlarla ilgilenebilecek ülkemizin koca koca kurumları var.Ama bu tür hizmetlerin önemsenebilmesi için bir ülkede önce insana değer verilmeli.Bizde ise,üzülerek de olsa belirtmek zorundayız ki en az değeri olan varlık insan.Halbuki insan olmadan hiçbir şeyin değeri olmaz.Ne paranın,ne pulun,ne malın,ne mülkün,ne doğanın,ne dünyanın,ne ukbanın değeri olur.Öyle ise “her şey insan için” sloganını herkese ve özellikle yeni kuşaklara çok iyi öğretmeliyiz.

 

ÖLÜME HAZIR OLMAK

   “Ölüm güzel şey,budur ötelerden haber.

     Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?”

 

   Babam ölümden çok korkardı.Sanki ölüm sırası ona gelmişti.Sanki içimizden sadece o ölecekti.Bunu sözlerinden açıkça hissederdim.Onu teselli etme ihtiyacı duyardım.Kimin ne zaman,nasıl öleceğini hiç kimse bilemezdi.Ölüm herkes için kaçınılmazdı.Önemli olanın yaşadıkça yaşamanın kıymetini bilmek,Yüce Rabbimizden her şeyin hayırlısını dilemekti...Ama ne desek boştu.O ölümden korkuyordu.Ölümden ve belki de ölümün ötesindendi korktuğu.Bu,Allah’a hesap vereceğine kuşkusuz inanan bir insanın korkusuydu.O çok iyi bir “mümin”di.Kendisini öldü ölecek diye beklerken nice genç insanların ölümüne tanık oldu.Gencecik yeğenleri öldü peş peşe.Nice ölümü henüz düşünmeyenler,yapacak daha çok işleri olanlar bir bir gidiyorlardı.Onların ölüm haberleri onun korkusunu artırmıyor,aksine ölüme karşı cesaretini artırıyordu.

   Gencecik oğlunun,gelininin ve biricik torununun ölümü çok yıkmıştı onu.Bir insanın dayanma gücünü bitiren çok olayları yaşadı peş peşe.Ama bu farklıydı.Hem can kaybı,hem mal kaybı.Korku.Sürekli korku ve çaresizlik.Şimdi ne olacaktı?Bunu kimse bilemezdi.En güzeli “tevekkül”dü belki;ama babam gibi bir çoklarının dini bilgisi de buna yetmiyordu.Burada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir eksikliğine dikkat çekmek istiyorum.Deprem bölgesinde ehil kişilerce programlı bir “irşat” faaliyeti yapılmalıydı.Kurumlar bunu yapmadığı zaman doğan boşluğu insanlar bir şekilde dolduruyordu.Devlet de bu sefer yapılanları takibe kalkıyor,insanları engelliyor,suçluyor,yargılıyor ve insanların devlete karşı güvenini sarsacak olaylar yaşanıyordu.Bu durum sadece Diyanet Teşkilatı için değil bütün kurumlar için geçerli bir durumdu.

   Babam iyi bir sigara tiryakisiydi.Sigara içenler ölünce ağız ve burunlarından yılların birikimi zifir geldiği söylenirdi.Ben,babam ölümü hatırlattıkça,öldüğünde “ acaba böyle bir sorun yaşanacak mı” diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

   Çok sağlıklıydı babam.Ya da öyle görünüyordu.Onun yaşadıklarını yaşamış bir insanın sağlıklı kalması olası değildi aslında.Onun yaşadıkları birkaç cilt kitap olacak kadar çoktu.Birkaç ciltte de olsa anlatsam,bu sefer de onlara inanmak zordur.Onlar çok,ama çok zorluklar yaşamışlardı.Onlar aslında yaşamamışlar,sadece hayatta kalma mücadelesi vermişlerdi.Öylesi yaşamaya benim “yaşamak” demeye dilim varmıyor.Onca zor koşullarda geçmiş yetmiş küsür yıldan sonra sağlık mı kalırdı insanda?..

   Rahatsızlığı birden oldu.Midesi delinmiş ve komaya girmişti.Hastanede yanına vardığımda “ölüm iğnesi yapın bana!...” diye haykırıyor,kıvranıyordu.Çok acı çekiyordu.Bir uyuşturucu iğne yaptılar,serum taktılar ve apar topar İstanbul’a,Göztepe SSK’ya götürdük.Hemen ameliyata alınması gerekiyordu.Aceleyle gerekli işlemler,tahliller yapıldı.Gece yarısından sonra,saat 00.30’da ameliyata aldılar.Doktor ameliyatın çok riskli olduğunu,kurtulma şansının %10 olduğunu ifade etti.Yapacak başka bir şey yoktu.İmzayı attık ve beklemeye başladık.Üç saat kadar süren ameliyattan sağ salim çıktı.Artık iyileşecek,mide sorunu hallolmuş olarak ayağa kalkacaktı.

   Bir hafta sonra eve gönderdiler.Fakat bir türlü toparlanamadı.Hiçbir şey yiyemiyordu.Midesine hiçbir şey gitmiyordu.Tekrar doktora götürdük.Serum verdi.İlaçlar verdi.Ama ilaçları kullanması mümkün olmadı.Çünkü hiçbir şey yemiyordu.

   Ve ameliyat sonrası sendromlar başladı.Böbrekler,safra,ciğerler...Ve bacak damarları tıkandı.Tekrar İstanbul’a,Süreyyapaşa’ya götürdük.Oradan acilen Okmeydanı SSK’ya gönderdiler. “Çaresiz bacağının kesilmesi gerekiyor” dediler.Rabbim 02 Nisan 2001 Pazartesi günü,gece saat 22.50’de ruhunu aldı da daha fazla acı çekmekten kurtuldu.

   Çok güzel bir cenazesi oldu babamın.Köyümüzden Hafız Ahmet’le birlikte yıkadık.Daha doğrusu o yıkadı,biz yardım ettik.O tiryakiliğinden mütevellit hiçbir şey olmadı.Cenazesine Trabzon’dan halalarım ve akrabalarımız geldiler.Bursa’dan arkadaşları geldi.İstanbul’dan benim dostlarım geldiler.İzmit İmam-Hatip Lisesi’nin yaklaşık tüm hocaları geldiler.Köyümüzün insanları da geldi.Kalabalık bir cemaati oldu.

   Deprem şehitlerimizin yanında boş bir mezar hazırlamıştım.Oraya ziyarete gittikçe oraya bakar ve dışardan bakıldığında oraya kendisinin gireceğini bildiği anlaşılıyordu.Şimdi orada,o küçük çam ağacının altında,asûde bir görünümle,oğlu,gelini ve torunuyla birlikte yatıyor.Mekanı cennet olsun.Ben Rabbimin onu bağışladığına,onun cennete gittiğine inanıyorum.Çünkü sağlam inançlı,saf,dürüst bir insandı.Hiç kimseyi kıskanmaz,kimseye kötülük düşünmezdi.İnsan yedirmeyi,hayır yapmayı severdi.Allah’tan çok korkardı.Sinirliydi,ama çok nedenleri vardı sinirli ve asabi olmak için.Onu herkes “iyi” bilirdi.İçtenlikle “iyi” bilirlerdi.Allah “iyi” kullarının “iyi biliriz” tanıklıklarını kabul etsin.

   Ben hep yakınında,hep onunla içli dışlı olduğum,her sorunuyla ilgilendiğim için bana zaman zaman kızdığını,bağırıp çağırdığını biliyorum.Ama aslında o beni seviyordu.O kadar seviyordu ki,bana adeta şımarıyordu.Ben de bunu biliyor ve ona karşı şımarıyordum.Allah herkesin içinden geçeni de,açığa vurduğunu da en iyi bildiği için içim çok rahat.Ben babama rağmen babama “iyilik” yapmaya,hizmet etmeye çalıştım.Ona karşı duruşu tamamen bir “yabancı” gibi olanların bizim bu yakınlığımızı yargılamaya hakları yoktur.Ben öğrencilerimin iyiliği için onlarla –gerekirse- kötü olmayı,çocuklarımın iyiliği için onlarla kötü olmayı,eşimin iyiliği için onunla kötü olmayı göze almışımdır zaman zaman.Bunu her insanın yapmadığını,yapmayacağını;hatta belki de yapmaması gerektiğini biliyorum.Buna kim ne derse desin.Bence bu bir “yaradılış özelliği”.Çünkü bunu hep yaptım,hep “nankörlük” gördüm ve hep yapıyorum.Ben bence “doğru olan”ı yapıyorum.Şunu da,altını çizerek belirtmek istiyorum ki,ben bunun ecrini daha dünyada gördüm ve görüyorum.Varsın insanlar “enayilik” desin,”delilik” desin,”salaklık” desin.Hiç önemli değil.Hatta bazı insanlar benim bu davranışlarımın altında başka nedenler arasınlar.Umursamamaya çalışıyorum.Ben sorumluluklarından kaçan,kendini düşünen birisi olamadım.Çok yoruldum.Çok yıprandım;ama yaptıklarımdan pişmanlık duymadım.

   Ölenleri geri getirmek mümkün değil elbet. Ama hayat devam ediyor ve bizler yaşadıkça üzerimize düşeni yapmakla yükümlüyüz. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum.

   Depremle birlikte kardeşimi, hanımı ve çocuğunu kaybettik. Yüzlerce eşimiz dostumuz kırk beş saniyede feci bir şekilde öldüler. Biz hayatta kaldık. O gün bu gün çekmediğimiz çile, tatmadığımız acı kalmadı.

   Şimdi,bu satırları yazarken dışarıya bakıyorum.Gecenin saat bir buçuğu.İzmit sanki ayaklarımın altına serilmiş yıldızlar gibi.Ve Körfez ışıl ışıl.Yukarda dolunay bir kandil gibi,kurşuni bir aydınlık veriyor Körfezin sularına.Denizde gemiler var.Sularda parıldayan ay ışığı,Körfezi kuşatan kıpır kıpır lambalar...Fuarda yaz akşamlarının tadını çıkarıyor insanlar.Müzik sesi ta buralara geliyor.Ve ezan sesleri bir başka duyuluyor buradan...Ah!Keşke şair olabilsem!..Şiiri yaşıyorum,hissediyorum da,söze dökemiyorum.

   Öylesine alıştım ki sorunlarla yaşamaya. Sanki sorunsuz kalsam çıldıracağım! Oturduğum binada apartman yönetimi. Sivil toplum örgütlerinde sendikacılık. Hastalarımız, köydekiler, evde sekiz nüfus ailenin bitmeyen sorunları yaşamı daha bir hareketli ve yaşanır kılıyor galiba. Bunca yorgunluk ve bunca sorun arasında hiçbir sorumluluktan kaçamıyorum.

   Bu satırları yazarken depremin ikinci yıl dönümüne sadece bir hafta kaldığını görüyorum. Ömer’le Enes’i sünnet ettireceğiz bu hafta.17 Ağustos’ta da evimizde Kur’an okuyacağız, ilahi söyleyeceğiz, depremde ve depremin dışında kaybettiklerimiz için dua edeceğiz.

   Konuklarımız geliyor, ziyaretlere gidiyoruz. Köye gittikçe, özellikle çocuklar yanımdayken kabirlerimize uğruyorum. Birlikte dua ediyoruz. Oraya güller, çeşitli çiçekler dikeceğiz günü geldiğinde.

   İşte böyle, hayat devam ediyor.

**************************************

 

 

 

AYÇİÇEĞİM

 

Her şey, eski-püskü giysilerimizle, ormanların içinden, derelerden-tepelerden süzülüp giden ilkokul yollarında başlamıştı. Yolumuzun üzerinde bir komşumuzun evi vardı. O eve her uğradığımızda ahşap dolabın tepesine yerleştirilmiş, daha önce hiç görmediğimiz, ne olduğunu bilmediğimiz, yuvarlak bir tabak gibi, içinde simsiyah ve düzenle sıralanmış taneleri olan bu şeyin ne olduğunu ilgi ve merakla soruvermiştim arkadaşımın annesine... Merakla sorduğum soruma yanıt olarak yaşlıca teyzenin anlattıkları bir masal gibiydi:”Bu bir çiçek, yavrum. Her zaman güneşe dönen, güneş neredeyse yüzünü o yöne çeviren bir çiçek...”

Çocukluk iç dünyamda ilginç yankılar yapmış, hayallerimi coşturmuştu bu duyduklarım. Bu nasıl olurdu? Kırlarda bayırlarda, derelerde çayırlarda sayısız çiçekler bilirdim. Mor bir çiçek vardı mesela. Balını emerdik... Her çiçeğin bir adı vardı üstelik. Ama bu adlar daha çok yöresel lehçemizdeki adlarıyla tanınırlardı aramızda. Bütün ağaç türlerini... Bütün otları... Bütün çiçekleri tanırdık. Her gün ormanlarda, çayırlarda inek güderken bu çiçeklerle iç içeydik. Tamamen kendi eserimiz, tekerleklerini testereyle ağaçtan kestiğimiz, direksiyonunu iki tarafa taktığımız iplerin oluşturduğu kay kay arabasıyla kaydığımız çimenlerde... Yaprak budadığımız ormanlarda... Uçsuz bucaksız çayırlarda onlar bizim en yakın dostlarımızdı.

Ama bu çiçek çok farklı olmalıydı. Yüzünü güneşe dönebildiğine göre o insan gibi bir şey olmalıydı... Akıllı... Zaten bu dağ köylerinde insana hasret yaşayan çocuklar olarak bize anlatılan bu çiçeği iyice merak etmeye, onu hayal dünyamızda canlandırmaya başlamıştık. Hayal ettikçe de ona olan merakımız iyice artıyor, coşuyordu.

Bahçemize ekmek için yaşlı teyzeden bu çiçeğin çekirdeğinden istedim. Teyze de iki ya da üç tane çekirdeği özenle kopararak bir kâğıda sarmış ve elime tutuşturmuştu.

Bu çekirdekleri götürdüm, tarlamızın en çok güneş alan, annemin özenle fidelik olarak hazırladığı en verimli, en gübreli yerine itinayla ekmiştim.

Artık beklemekten başka yapacak bir şey yoktu.

Her gün birkaç kez gidiyor, çekirdekleri ektiğim yeri yokluyordum. Bir gün... İki gün... Üç gün... Derken toprağın yüzeyinde iki ufak kulakçık gibi şeyler gözüktü. Baş tarafı aşağıya kıvrık ve çekirdek kabuğu tepelerinde... Ne büyük bir heyecan! Bir gün sonrasını beklemeliyim...

Ertesi gün sabah gittiğimde kabuklar düşmüş, iki yaprak yukarıya doğrulmuştu. Hemen ortasında iki yaprakçık daha beliriyordu...

Ertesi gün iki yaprak daha... İki yaprak daha... Yapraklar artı işareti gibi sıralanarak artıyordu. Yapraklar arttıkça benim merakım da artıyor, sabrım ise azalıyordu...

Bir hafta ya da on gün sonra yaprak açan kısımda bir çiçek tomurcuğu belirmişti.Aman Allahım!Bu ne müthiş bir şeydi!..

Devam eden günlerde artık çiçeğin bir an önce açması için dua ediyor, çiçeğimi ziyaretlerimi artırarak sürdürüyordum. Mısır tarlasının içinde çiçeğimin olduğu yere gidip gelmekten patika bir yol oluşmuştu.

Tomurcuk büyüdükçe benim heyecanım da büyüyordu. Bir an önce açması için küçücük parmaklarımla yeşil çanak yapraklarına yardım etmeye çalışıyordum. Yaprakları uçlarından hafifçe açmaya çalışırken çiçeğe zarar verme korkusuyla vazgeçiyordum.

İşte tam da bu günler çocukluk günlerimin en kötü olaylarından biri oldu. Babam bir kamyon dolusu işçiyle fındık toplamaya gidiyordu. Bizi de götürmek istiyordu. Bu bizim için bir gezme fırsatıydı. Babamla birlikte gitmeye can atıyorduk. Ama çiçeğim ne olacaktı?

Otoriter aile reisi babamın karşısında aslında bir seçim yapma şansımız da yoktu. Gece yarısından sonra yola çıkmıştık. Hepimizin sırtında taşıyabileceği kadar yük. Yatağımız, yiyeceğimiz. Ufak-tefek kap-kaçağımız...

Öteki işçilerle buluştuk, bir kamyonun kasasına doluştuk ve fındık toplayacağımız yerlere hareket ettik. Bir günlük yolculuktan sonra dağ-taş fındık bahçeleriyle kaplı bölgeye varmıştık. Derme-çatma barakalara yerleştik. Eşleriyle, çocuklarıyla, kızlarıyla, gelinleriyle gelenler de vardı. Ve bütün işçiler bir koyun ağılı gibi, aynı barakada geceliyordu.

Güneş doğarken işe başlıyor, batarken paydos ediyorduk. Fındık hasat zamanı, günlerin en uzun, sıcakların en kavurucu olduğu zamanlar. Yorucu, ama çok neşeli bir çalışma ortamı vardı. Akla hayale sığmayacak muziplikler yapıyorduk. Türküler söylüyorduk. Gençler birbirlerine olmadık ağır şakalar yapıyorlardı. Öğle yemeği ya genişçe bir kaba doğranmış domates, ya da suya şeker katarak yapılmış şerbete ekmek doğrayarak kaşıklamaktı. Akşamları çay da olurdu, dipleri miyop gözlüklerini andıran kirli bardaklarda. İniltiyi andıran garip sesinden tanıdığımız eski bir jeeple gelirdi ekmek akşamüstleri. Köyde hep mısır ekmeği yediğimiz için bu şehir ekmeği, yanında hiçbir yemek ya da katık istemeyeceğimiz bir lükstü aslında. Esvaplarımız kirli, yırtık, yamalı ve hırpaniydi. Ama bu hiç önemli değildi. Çünkü burada herkes aynıydı. Sefalette eşitlik...

Sıcak ve yorgun yaz akşamları uzanırdık çimenlere. Her yanı buram buram saran güzel kokuların kekik olduğunu ben yıllardan sonra öğrenmiştim...

Fındık toplama işinin bütün zorluğu, fındık bahçelerindeki bütün neşe, coşku, şamata bana çiçeğimi unutturamıyordu. Ne zaman gözlerim uykuya dalsa onu görüyordum. Bazen büyüdüğünü, kocaman bir çiçek olduğunu, güneşe dönük yüzüyle bana gülümsediğini görüyordum. Kimi zaman da başına bir şey geldiğini... Kırılmış... Yaprakları yolunmuş...

Günler uzadıkça ona olan özlemim de dayanılmaz bir hal alıyordu. Bir an önce buradaki işlerin bitmesini, eve dönmemizi arzuluyordum. Bu, bir çiçeğe duyulan sevgiden öte,bende  platonik bir aşka dönüşmüştü adeta. O kadar ki, aşkı, özlemi, acıyı, firakı ve vuslatı bu çiçekle tattım desem mübalağa etmiş olmam sanırım...

Fındıklar bitmiş, dönüş günü yaklaşmıştı. Dönüş yaklaştıkça benim heyecanım, özlemim ve merakım da artıyordu. Acaba o şimdi ne durumdaydı? Başına bir şey gelmiş miydi? Köyümüzde başka bir eşine rastlanamayacak kadar yabancı olan bu çiçeği gören her hangi birisi pekâlâ ona zarar verebilirdi. Tarla kenarlarında yayılan inekler tarafından yenmiş de olabilirdi...

Gidiş yolculuğumuza benzer zor ve uzun bir yolculuktan sonra köye varmıştık. Gidişimizden farklı olarak dönüş yolculuğunda unutamayacağım tek şey, şehir merkezinde bir kahvehanede işçilerin parasının verilişiydi. İlk kez destesi açılan beş liralık, on liralık elli liralık ve yüz liralık paralar... Bunca çileye katlandığımız, hiç duş almadan, banyo yapmadan on beş-yirmi gün kir pas içinde, sabah güneşin doğuşundan akşam batışına kadar çalışıp, akşamları da koyun ağılını andıran, koyunların tıkılması gibi barakalarda tıkış tıkış uyuduğumuz, sadece şeker-su karışımına ekmek doğrayarak geçiştirdiğimiz öğle yemekleri... Benzer aperatifler yanında zaman zaman miyop gözlük görünümlü, kirli bardaklarda adına “çay” denen bulanık suyla geçiştirdiğimiz akşam yemekleri karşılığı babamın, ellerinde okşarcasına, tekrar tekrar saydığı bu kâğıtlar hiç ilgimizi çekmiyordu. Para bizim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Belki madeni yirmi beş kuruşlar, on kuruşlar, beş kuruşlar bir cazibe taşıyordu taşımasına da, onu da pek fazla görmezdik. Annemden bir beş kuruş koparmak için saatlerce ağladığımı, ama gene de bütün çabalarımın boşa çıktığını hatırlıyorum. Zaten para bulsak da harcayacak yer yoktu. Köyde bir “dükkân” vardı; ama orada da en az on beş günlük “cici mama” dediğimiz ekmek, lokum, bayat bisküvi, iplere dizilmiş kuru incir, bayat kurabiyeler ve benzeri şeyler bulunurdu. Bir de horozlu ayna ve kemik tarak. Biz köy çocuklarının en çok sahip olmak istediği çakı bıçak da buralarda bulunan nadide metalardandı. İki tane bisküvi arasına bir lokum sıkıştırıp yemek her babayiğidin erişemeyeceği lükslerdendi. Para yerine tavukların altından aşıracağımız bir çift yumurta (her nedense yumurta çift çift alınır satılırdı) geçerliydi. Bir yumurtaya bir tane balıklı kurşun kalem alınırdı. Okuma yazmayı herkes gibi biz de kara ateşten elde edilen kömürlerle duvarlara yazı yazmak,resimler çizmek suretiyle öğrendiğimizden kalem pek lazım olmazdı. Çünkü kalem bulsak defter olmazdı. Kalem, defter bulsak silgi bulunmazdı. Ayağımıza giydiğimiz “kara lastik”ler de silgi yerine kullanılınca defteri kapkara ediyordu. En iyisi kömürle tahtalara, ağaçlara, düzgün bulduğumuz her yüzeye yazı yazmak, resim yapmaktı. Ama insanın bir kalemi olması başkaydı. O zamanlar kurşun kalemden başka bir de “kopya kalemi” vardı. Hep ucu ıslatılarak yazılırdı. O kalemlerin bir de kokusu vardı, onlara özgü, hiç unutmam. Dedem hep o kalemlerle yazardı. Dedemin hiç unutamadığım bir yönü de, ağzı büzgülü kesesini çıkarması, iri parmaklarıyla kesenin ağzını açması, aşağıya doğru özenle kıvıra kıvıra dibe inmesi, oradan bir tane sarı ya da nikel gümüş karışımı, parlak yirmi beş kuruşu baş ve işaret parmaklarının arasında özenle tutarak bize uzatmasıydı. Bir de cuma günleri, okulun yakınındaki camiye cumaya gelişi. O gün mutlaka bize ziyafet verirdi. Ziyafet dediysek öyle ekmek arası döner, hamburger, köfte-ekmek sanılmamalı. O köhne bakkaldan bize birer “çeyrek” “cici mama” alırdı. Yanında bir dizi incir alırsa deyme gitsin keyfimize.
 Aristokrat adamdı dedem desem yeridir.”Aristokrat” egzotik bir anlam çağrıştırdığı için içime sinmiyor. Aslında o bir beyefendiydi. Ağa değilse de ağalarla oturup kalkan, herkesin sevip saydığı, hürmet ettiği bir insandı. Sapı bükülebilen bir cezvesi vardı. Kara ateşin kenarında özenle pişirirdi kahvesini. Onun kor ateşte bir kahve pişirmesi abartmasız bir saat sürerdi. Çok temiz ve titiz bir insandı. Ramazanlarda evde teravih kıldırırdı. Yedi kat muşambaya sarılı bir “en’am”ı vardı. Sürekli ondan Kur’an okurdu. İki üç ayda bir gittiği çarşıdan bize mutlaka bir şey getirirdi. Ya da bir şey ısmarlamış olurduk, hep yolunu gözlerdik, o da o şeyi getirirdi. Bazen unuturdu da çok üzülürdü. Ağlamaklı gibi olurdu gözleri. Bizi çok sevdiği her halinden belliydi. Zaten torunlarını sevmeyen dede yok gibidir. Sadece bazıları bunu dışa vurur, belli eder... Bazılarıysa belli etmez... Sanki ne kadar sevdiği bilinirse karizmaları sarsılacak... Sevgilerini içe atmayı, belli etmemeyi ustalıkla başarırlar. Zaten sevmek “seviyorum” demekten başka bir şey olsa gerek. Herkes sever de, bedelini ödemeye gelince çok az insan bulunur, çok...

Ah!Sırtımızda yatağımız-yorganımız,kapımız-kaçağımızdan oluşan yüklerimizle,bu uzun,daracık,patika köy yolları hayal kurmadan biter mi hiç?..Biz çocukluğumuzda sinemayı hiç görmeden,hiç bilmeden meğer hep yaşamışız böyle bitmez tükenmez hayallerle.Derelerden,yamaçlardan,orman içlerinden,vadilerden,daracık iptidai köprülerden geçiyordu yolumuz.

Bin bir çeşit çocuksu hayaller arasında çiçeğim aklıma geldikçe göğsümün tam ortasına bir yumruk yemiş gibi sarsılıyordum. Ardından o anlamsız merak, korku ve heyecanla içim boşalıyor gibi oluyordum.

Mütevazı köy evimize varır varmaz sırtımdaki çuvalı yere attığım gibi çiçeğimin yolunu tutmuştum. Yolumun üzerinde fındığa gitmeden önce yaptığımız, babamızın büyük tarlalarına benzer küçük tarlacıklar vardı. Büyüyen fasulyeler, mısırlar ve otlar “kelif”lerimizi iyice kapatmıştı. Ama onlarla ilgilenecek vaktim yoktu. Benim aklım çiçeğimdeydi. Hem bir an önce onu görmek istiyordum, hem de karşılaşacağım olası bir kötü sürprizden ürperiyordum.

İyice boyunu almış mısırların arasından daha önce gidip gelmelerimle oluşturduğum patika yolu da otlar kaplamıştı. Sanki biz gidince buralara hiç insan ayağı basmamıştı. Yolumu kapatmış karalâhana yaprakları, mısır yaprakları, yabani otlar arasından seğirterek, eski ve kirden muşambaya dönüşmüş pantolonumun paçaları ıslanarak, simsiyaha yakın koyu yeşil mısır tarlasında kendime yol açmak için âdeta yüzer gibi kulaçlar atarak, ilerlemeye ve bir an önce çiçeğime ulaşmaya çalışıyordum.

Birkaç dakika sonra oradaydım. Gözlerime inanamıyordum. Ayçiçeğim kocaman dallarının her birinde normal bir çiçekle kollarını açmış, kocaman, heybetli, vakurca başını batmaya yüz tutmuş ikindi güneşine çevirmiş, köyümüzü çevreleyen dağlardan doğan dolunayın büyüklüğünde ve güzelliğinde bir çiçek olmuştu... Her yaprağının dibinden verdiği her dalında bir çiçekle, yavrularını kollarının altına toplamış yetişkin bir anneyi andırıyordu.

Ona olan aşkım artık bir sevgiden saygıya dönüşmüştü. Köyümüzde hiç yetişmediği, yetişmeyeceği söylenen bu çiçek nasıl bu kadar büyük, güzel, sağlıklı yetişmişti? Benim ona olan çocuksu, saf, arı, duru sevgim olmalı ona böylesi hayat veren. Yıllardan sonra yeniden düşünüyorum. Ve kavramaya çalışıyorum, sevginin nelere kadir olduğunu.

 

 

 

   30 Ağustos 2002/İZMİT AKÇAKOCA KONUTLARI
İZMİT